Haziran 15, 2013

Bitsin Artık Eylemler de Taksim'de Geziye Çıkalım


Yaklaşık 15 gündür devam eden gezi parkı eylemlerinin artık son bulması, Türkiye'nin yararına olacaktır. Gezi parkındaki ağaçların kesilmesine tepki için başlayan eylemlerin "masum" bir eylemden çıkışının en açık delili yasadışı bazı örgütlerin göstericilerin arasına karışarak yaptığı taşkınlıklar attıkları Molotof bombaları, devlet mallarına verdikleri zararlar ve yakıp yıktıkları işyerleridir. Bunun yeşil sevgisiyle uzaktan yakından alakası olmadığını, vicdan sahibi herkes bilir. Eylemlerin ilk günlerinde atılan tweetlere bakılırsa bunun sadece bir gezi parkını koruma eylemi olmadığı belliydi. Bu eylemin artık son bulması gerekir.
 
Eylemin daha ilk günlerinde parkta çadır kuran eylemcilere sert polis müdahalesini de tabii tasvip etmek mümkün değildir. Özür gerektirir ki zaten bu özür geçte olsa gelmiştir. Böylesi kriz anlarında kullanılan üslup son derece önemlidir. Çünkü kalabalıklar harekete geçtiği ve sokağa çıktığı zaman bir sel gibi onun önünü almak çok güçleşir. Fakat gelinen noktada yapılan diyaloglar ve görüşmeler olumlu netice vermeye başladı. Artık bu eylemin son bulmasını ve Türkiye'nin rahat bir nefes almasını isteyen milyonlar var.

Atılan tüm bu pozitif adımlara rağmen, belli bir kesim hala bunu "hükümeti düşürmeye" yönelik bir fırsat olarak görerek, provakatif çıkışlar yapması meseleyi siz biz olayına çevirmesi, kutuplaşmayı artırmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Bu iş artık kabak tadı vermeye başlamadı mı sizce de. diğer taraftan şiddetten beslenen ve nemalanan yasadışı örgütlerin adeta tutunduğu bir dal olan bu eylemler, gezi parkında çevrecilerin masum duygularla yaptıkları barışçıl direnişe de gölge düşürmektedir. Şu unutulmamalıdır ki demokratik tepkinin adresi sandıktır. Eğer mevcut iktidardan herhangi bir memnuniyetsizlik varsa, bunun yolu yakıp yıkma değil, bilakis yapıcı bir tutumla, demokratik tepki göstererek sandık zamanı geldiğinde de orada mesajı vermek gereklidir. Herkeste bir akıl tutulması ve bu akıl tutulmasından kaynaklanan müthiş bir saldırganlık, sosyal medyada üslup tartışmalarını da gündeme getirdi. Artık makul, mantıklı, itidalli konuşmak zamanıdır. Bu ülkenin birliğe bütünlüğe hiç olmadığı kadar ihtiyacı vardır.

Aralık 14, 2009

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Karadağ Ziyareti: 110 Yıl Sonra Gerçekleşen İade-i Ziyaret ve Yansımaları

Dr. Uğur ÖZCAN

Bu yazı USAK Stratejik Gündem (Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu) tarafından 12 Aralık 2009'da yayınlanmıştır.


Türkiye’nin Balkanlar’da barış ve istikrar adına attığı adımlar, uzun yıllar savaşlara mekân olan bölgede umut verici gelişmelerdendir. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Temmuz ayında gerçekleştirdiği ziyaretten yaklaşık 5 ay sonra bu kez Cumhurbaşkanlığı nezdinde bir ziyaret gerçekleşmiştir Karadağ’a. Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül’ün Karadağlı mevkidaşı Filip Vujanovic’in davetlisi olarak yaptığı bu ziyaret, farklı açılardan tarihi özellikler taşımaktadır. Birincisi Türkiye Cumhuriyeti’nden Karadağ’a yapılan en üst düzeyde ilk ziyarettir. İkincisi ise Osmanlı Devleti’nin mirasçısı olarak kabul edilen Türkiye’nin, 110 yılın ardından Karadağ’a gecikmeli bir iade-i ziyaretidir. Çünkü Karadağlıların efsanevi lideri I. Nikola Petroviç-Njegoş, (Prens Nikola) ilki 1883 ve ikincisi 1899 yıllarında iki İstanbul ziyareti gerçekleştirmişti. Bu ziyaretler o dönemde büyük yankı bulmuş ve Osmanlı-Karadağ ilişkilerinde dostluk rüzgârlarının esmesine neden olmuştu. Fakat Karadağ’a en üst düzeyde herhangi bir iade-i ziyaret yapılmamıştı. Tarihi bütünlük ve tarihi perspektifte olaya baktığımızda Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Karadağ ziyaretiyle bir nevi 110 yıl geciken iade-i ziyareti gerçekleştirmiş olmaktadır.
Türk Karadağ ilişkilerinin tarihi seyrine kısaca değinecek olursak; ilişkiler 14. yy’a uzanmaktadır. Karadağ üzerinde 15. yüzyılda gerçekleştirilen Osmanlı hâkimiyeti, bir müddet sonra sadece kâğıt üzerinde bir hâkimiyet şeklini almıştır. 19 yyda Gerek Fransız İhtilâli ve gerekse Panslavik etkiler nedeniyle tam bağımsızlık düşüncesini benimsemeye başlayan Karadağ’ın, Nikola önderliğinde bağımsız bir devlet olarak dünya platformunda yerini alması ilk defa, Osmanlı-Rus Savaşına müteakip imzalanan 1878 Berlin Antlaşmasından sonra olmuştur. Osmanlı-Karadağ diplomatik ilişkileri de böylece başlamıştır. I. Nikola’nın Karadağ’ı ve II. Abdülhamid’in Osmanlı Devleti’ni yönettiği yaklaşık 30 yıllık süreçte, iki ülke ilişkilerinin iyi seviyede olduğu görülmektedir. Bunda iki hükümdarın aralarındaki dostluğun büyük etkisi vardır.

Abdülhamid ve Nikola, kurdukları diyalogla, aşılmaz gibi gözüken engelleri aşmayı bilmişler, sorunları çözmede kolaylaştırıcı bir unsur olmuşlardır. Çok ilginçtir ki iki devlet arasında ufak sınır çatışmalarının haricinde, 1878’den 1909’a yani Abdülhamid’in tahttan inişine kadar herhangi bir savaş meydana gelmemiştir.

Bu dostluk, iki liderin birbirlerine gönderdikleri hediyeler, tebrik, teşekkür ve taziye mesajlarıyla gelişmiş, zamanla halk nezdinde de hissedilmeye başlamıştır. Bu konuyla ilgili birçok örnek vermek mümkündür. Abdülhamid’nin Nikola’nın sağlığıyla yakından ilgilenip ona doktor göndermesidir verilebilecek örneklerden sadece bir tanesidir. Abdülhamid’in bu davranışı, liderlerine bir kurtarıcı gözüyle bakan ve seven Karadağ halkı üzerinde çok olumlu bir tesir bırakmıştır. Fakat bu diyalogun gelişmesine etki eden belki de en önemli dönüm noktası ve Abdullah Gül’ün Karadağ ziyaretini de değerli ve anlamlı kılan, Prens Nikola’nın İstanbul’a gerçekleştirdiği ziyaretler ve Abdülhamid’in misafirperverliğidir.

Karadağ Prensi Nikola’nın İstanbul Ziyaretleri

Prens Nikola’nın 1883 ve 1899 yıllarında yaptığı iki İstanbul ziyareti, onun şahsında bütün Karadağlıların zihnindeki “Türk” imajını değiştirmiştir. İlk gezisini 20 Ağustos 1883 yılında gerçekleştiren Prens Nikola ve beraberindeki heyet Göksu Kasrında misafir edilmiştir. 21 pare top atışının yapıldığı görkemli bir karşılama töreni düzenlenmiştir. Misafirini Dolmabahçe sarayının kapısında karşılayan Abdülhamid, ayrıca İstanbul’da kaldığı müddetçe masrafları için 10.000 altın tahsis ederek bütün masrafların hazine-i hassa tarafından karşılanmasını sağlamıştır.

Prens Nikola, ikinci İstanbul seyahatini 1899 yılında Abdülhamid'in cülus günü kutlama merasimleri münasebetiyle ve bir dizi temaslarda bulunmak üzere gerçekleştirmiştir. 17 gün süren bu ziyarette, eşi Prenses Milena ve oğlu Prens Mirko da hazır bulunmuştur. Konuk devlet lideri, muhteşem bir şekilde karşılanmış ve aynı şekilde ağırlanmıştır. Kendisine bizzat Abdülhamid tarafından hediye edilen ve bugün Sabancı Müzesi olarak kullanılan boğaza nazır Emirgan Yalısı’nda ikamet eden Nikola, İstanbul’a hayran kalmıştır.

Abdülhamid, tahta çıkışının yıldönümü münasebetiyle yapılan tören için özel kıyafetlerle gelen Karadağlı konuklarını, sarayın kapısında karşılamıştır. Daha sonra cülus yıldönümünü kutlayan Nikola ile birlikte Ordu-yu Hümâyun’un geçit resmini balkondan izlemişler ve orduyu selamlamışlardır. Misafirleri onuruna verilen yemeğin ardından Abdülhamid ve konukları arasında samimi bir diyalog yaşanmıştır. Abdülhamid’in oğlu Şehzade Burhaneddin Efendi, bir sürpriz yaparak Karadağ Milli marşını seslendirmiştir. Bu anlamlı jeste bir hayli şaşıran konuk devlet lideri, memnuniyetini gizleyememiştir.

Onuruna verilen ziyafetin ardından Prens Nikola, Emirgan yalısında kendisi için hazırlanan bir takım gösterilere de şahit olmuştur. Bahriye Nezareti’nden özel olarak gönderilen duba üzerinde, ateş gösterisi ve havai fişek gösterileri düzenlenmiş ve atılan fişekler boğazda büyüleyici bir atmosfer oluşturmuştur. Prenses Milena ise Harem dairesinde Piristû Valide Sultan tarafından samimi bir şekilde ağırlanmıştır. Abdülhamid’in kızlarıyla ve eşleriyle de tanışan ve haremden çok olumlu intibalarla ayrılan Milena, anlatılanlardan ve daha önce duyduklarından çok farklı bir tabloyla karşılaşmıştır.

Nikola, İstanbul’da bulunduğu zaman içerisinde, çeşitli meslekten Karadağlılarla görüşmüş, aralarında Fener Rum patriğinin de bulunduğu ruhani liderleri ziyaret etmiştir. Ayrıca Beylerbeyi vapuruyla Sirkeci İskelesi’ne gelerek, oradan araba ile Topkapı Sarayı Hümâyuna gitmiştir. Saray-ı Hümayun’u, Hazine-i Hümâyun’u ve müze dairesini gezen Prens Nikola daha sonra Ayasofya Camii’ni, ardından Sultan Mahmud Türbesi’ni ziyaret etmiştir.

Prens ve Prenses, on yedi gün süren ziyaretin ardından, 10 Eylül’de 1899’da, Atina’ya uğurlanmışlardır. Dış basında ve Avrupa’da büyük etki oluşturan bu ziyaretin yankıları, uzun süre devam etmiştir. İstanbul’da gördüğü misafirperverlik ilgi ve alaka Nikola’yı çok memnun etmiştir. Günlüklerinde bu gezilere değinen Nikola, Abdülhamid ile ilgili pozitif değerlendirmelerde bulunmuş ve adeta tabuları yıkmıştır. Yüzyıllarca düşman olarak bildikleri ve gördükleri Osmanlı Devleti’ne yapılan bu ziyaret sonucunda dostluk ilişkilerine yönelik daha güçlü adımlar atılmıştır. Artık Nikola’nın gözünde Türk imajı değişmiştir. Ona göre Türkler, elit, cesur ve asil bir millettir. Bu millet artık Karadağlıların ezeli düşmanı değildir. Öyle ki 93 Harbi’ni bile kendi içinde sorgulamış, savaşın hiç yaşanmamış olmasını umut etmiştir.

Abdülhamid dönemi Osmanlı-Karadağ ilişkileri, II. Meşrutiyetin ilanıyla birlikte durağanlaşmış, Abdülhamid’in tahttan indirilmesiyle de tamamen bozulma sürecine girmiştir. 1912 yılında patlak veren Balkan harbiyle ilişkiler sona ermiştir. Birinci Dünya savaşı Balkanlarda hem Osmanlı Devleti’nin hem de Karadağ Devleti’nin sonunu getirmiştir. Görüldüğü gibi ilişkilerde son derece önemli olan Nikola’nın İstanbul ziyaretleriyle konuyu değerlendirdiğimizde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Karadağ ziyaretinin tarihi anlamda ayrı bir önem kazandığını görürüz.

Bugünkü Türk-Karadağ İlişkileri

Türkiye –Karadağ ilişkilerinin yeniden başlaması ise 2006 yılına denk gelir. 2006 yılında Sırbistan’dan referandum sonucu bağımsızlığını ilan ederek Karadağ’ı ilk tanıyan devletlerden birisi Türkiye Cumhuriyetidir. Adriyatik Denizi kıyısında 14.026 km2lik yüzölçümü ve 680binlik nüfusuyla Avrupan’nın en küçük devletleri arasında olan Karadağ, AB’ye adaylık için var gücüyle çalışmaktadır. Gelecek yıl adaylık statüsünü kazanıp 2011 yılına kadar da müzakereleri başlatmayı düşünen Karadağ, vatandaşlarının AB ülkelerinde vizesiz dolaşabilmesinin önünü açacak anlaşmayı geçtiğimiz günlerde imzaladı. Bu bile başlı başına adaylık sürecinde olumlu bir adım olarak görülmektedir. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de, bu gezisinde Karadağ’ın AB’ye üyeliğini desteklediğini belirtmiştir.

Diğer taraftan NATO’ya üyelik için başvuran Karadağ’ın bunun için Türkiye’nin desteğine ihtiyacı olduğu muhakkaktır. Cumhurbaşkanının bu ziyareti bir anlamda Karadağ’ın NATO’ya katılımı için bir destek mahiyetini içermektedir.

Şunu ifade etmek gerekir ki Karadağ’da etkili olan başta Rusya olmak üzere Sırbistan, Avusturya İtalya gibi ülkelerin arasına son yıllarda Türkiye’de katılmıştır. Türkiye’nin bu etkisinin çeşitli nedenleri vardır elbette. Özellikle Sancak bölgesi diye tabir edilen ve yine Ülgün ve Bar gibi yerlerde yaşayan Müslümanların, 19.yy sonlarında göç ederek Anadolu’nun dört bir tarafına yerleşmiş akrabaları vardır. Bu husus aslında iki ülke arasında bir kardeşlik bağıdır ve ortak değerdir. Kültürel yakınlaşma ve ortak paydalarda hareket için bir fırsattır. Ayrıca Türkiye gerek Sancak bölgesinde gerekse de Karadağ’ın diğer kesimlerinde TİKA kanalıyla yaptığı faaliyetlerle büyük ses getirmektedir.

Nitekim bu kısa dönem içerisinde ilişkilerde olumlu anlamda ciddi ilerlemeler kaydedilmiştir. Karadağ’a Türk vatandaşlarının vizesiz giriş yapabilmeleri ve Türk Polis teşkilatıyla Karadağ Polis teşkilatının eğitim konusunda yaptığı işbirliği, ilişkilerin düzeyindeki gelişmeye birer örnektir. Karşılıklı olarak vizenin kaldırılması, iki ülke arasında seyahati kolaylaştırırken, Karadağ için başka bir handikabın doğmasına da yol açmıştır. O da Türkiye’den Avrupa’ya yasadışı yollarla kaçak olarak girmek isteyen Türk vatandaşlarının Karadağ’ı bir geçiş noktası olarak kullanmaya başlamaları ve yapılan suiistimallerdir. Bu da beraberinde Karadağ’a çeşitli vesilelerle gitmek isteyen mavi pasaportlu ya da yeşil pasaportlu Türk vatandaşlarına karşı –ki bunların arasında akademisyenler ve devlet adamları da vardır- ön yargılı yaklaşımlar sergilenmesine ve şüphelerin oluşmasına neden olmuştur.

Her şeye rağmen son üç yılda ikili ilişkilerin sağladığı kolaylıklar sonucu oluşan istikrar ortamında Türk şirketlerinin başkent Podgoriça’da, ve sahil kentleri Ülgün ve Bar’da giriştikleri inşaat faaliyetleri önemsenmelidir. Ticaret hacmi gitgide artmaktadır. Ayrıca Abdullah Gül’ün beraberinde götürdüğü iş adamlarının bu ticaret hacminin artırılmasına katkı sağlayacağından hiç şüphe yoktur. Karadağlıların Türklere karşı olan önyargıları ise Türkiye’ye yaptıkları seyahatlerle değişmekte ve önyargılar yerini işbirliğine bırakmaktadır. Ekim 2009’da düzenlenen ve Karadağ Tarih Enstitüsü’nün organize ettiği bir konferansa ilk defa Türkiye’den katılımcılar olmuştur. Sırbistan ve Rusya’nın daima desteklediği bu konferanslara yine ilk defa Türkiye de TİKA kanalıyla destek vermiştir. İkili ilişkilerin her alanda olduğu gibi tarihi ve kültürel alanda da ilerletilmesi şarttır. Bunun için Karadağlı akademisyen ve araştırmacıların Osmanlı arşivlerinden yararlanmasında kolaylıklar sağlanmalı ve teşvik edilmelidir. Yine Türk akademisyen ve tarihçilerin de Karadağ arşivlerine ulaşmalarının önündeki engeller kaldırılmalı gerekirse ortak bir protokol hazırlanmalıdır. Osmanlı Arşivlerinde Karadağ’ı konu edinen binlerce belge olmasına rağmen Karadağlıların bundan haberlerinin olmaması büyük bir ihmaldir. Türk Tarih Kurumu ve Karadağ Tarih Enstitüsü bu noktada bir adım atabilirler. Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Karadağ Devlet Arşiviyle irtibata geçebilir örneğin.

127 yıl aradan sonra tekrar başlayan Türk-Karadağ diplomatik ilişkileri üçüncü yılına girerken Cumhurbaşkanlığı düzeyinde yapılan bu ziyaret Balkanlarda barış ve istikrar adına umut vaat etmektedir. İki ülke arasında dostluk barış ve işbirliğinin en üst seviyeye çıkartılmasında, tarihin bize sunduğu bu veriler özellikle Abdülhamid-Nikola dostluğunda olduğu gibi çok iyi değerlendirilmelidir. Bunu hem Karadağlı hem de Türk yetkililer büyük bir fırsat olarak görmelidir.

Şubat 13, 2009

Davos Çevirisinde Kim Daha Haklı?


Fethi Keleş
Syracuse University Maxwell School, NewYork

Bu yazi 13.02.2009 tarihli Referans Gazetesinde yayinlanmistir.


Can Dündar'ın Davos'taki hararetli Gazze panelinin son birkaç dakikasında yapılan simültane çeviriye ilişkin eleştirileri ve bu eleştiriye cevaben Birleşik Konferans Tercümanları Derneği (BKTD) tarafından yayımlanan basın açıklaması ilginç bir tartışma doğurdu. Dündar'ın iddiasına göre bazı cümleler çevrilmemiş, bazılarının da şu veya bu muhtemel gerekçeyle dozu düşürülmüş iken, BKTD'nin cevabına göre durum böyle olmayıp çevirmen "görevine sadık kalmış, meslek etiği ve kuralları açısından hata yapmamıştır." Öte yandan, BKTD basın açıklamasının sonunda kullanılan "ancak çok özel bir meslek icra eden konferans tercümanının performansını değerlendirecek kişilerin, bu mesleğin hangi koşullarda ne şekilde icra edildiği ve profesyonel değerlendirme kriterlerinin ne olduğu hakkında bilgi sahibi olmalarında da yarar vardır" cümlesiyle bir anlamda Can Dündar'a kibarca "lütfen anladığınız işlerle meşgul olun" denmiş oldu.

Bu tartışmada eğrilerin ve doğruların iç içe geçmiş olduğunu düşünüyorum. Dündar, normalde haklılık potansiyeli barındırabilecek bir eleştiriyi yanlış ve yetersiz örnekler üzerinden temellendirmeye çalıştığı için, söyledikleri tabir caizse güme gitmektedir. BKTD açıklamasında Dündar'ın somut iddialarına verilen cevapları, vaktiyle simültane çeviriyle profesyonel olarak iştigal etmiş birisi olarak ben genel hatlarıyla tatmin edici bulduğumu söyleyebilirim. Ne var ki bu durum, tartışmaya konu olan çeviride makul çerçevede eleştirilebilecek "eksik aktarma" ve "farklı aktarma" örneklerinin bulunduğu gerçeğini değiştirmemektedir.
Can Dündar'ın şu iddiasında tartışmasız haklı olduğu kanaatindeyim: Başbakan Erdoğan'ın "Biliyorum ki sesinin bu kadar çok yüksek çıkması, bir suçluluk psikolojisinin gereğidir" cümlesinin çevirisinde ("I feel that you perhaps feel a bit guilty, and that's why perhaps you have been so strong in your voice, so loud") doz düşmüş/vurgu azalmıştır. Aradaki fark, çeviriyle profesyonel olarak iştigal ediyor olmaksızın da tespit edilebilecek bariz bir farktır. Ne var ki, tartışmaya konu olan Davos çevirisindeki asıl sorun, Dündar'ın 2 ve 5 Şubat tarihli yazılarında dile getirdiği hususlarla ilgili değildir.

'Haydut devlet'in atlanması

Davos çevirisiyle ilgili olarak asıl dikkat edilmesi gereken şudur: Başbakan konuşması sırasında, kendi konumunu desteklemek amacıyla iki önemli Yahudi isimden alıntılar yapmıştır. Bunlardan birincisi, ismi Başbakan (dolayısıyla tercüman) tarafından Gilad Atzemoni şeklinde yanlış zikredilmiş olan Gilad Atzmon'dur. Başbakan, Atzmon'un "İsrail barbarlığı zalimliğin de çok ötesinde bir şey" ifadesini alıntılamış, bu cümle "Gilad Atzemoni says that Israeli barbarianism is way beyond what it should be" şeklinde çevrilmiştir. Çeviri, asıl cümlenin anlamını bir ölçüde muğlaklaştırmıştır. Başbakan'ın alıntısına kaynak olan cümlenin basılmış orijinali "The current Israeli brutality is nothing but evilness for the sake of evilness" şeklindedir (Çevirmenin cümlenin basılı orijinalini mutlaka bilmesinin elbette beklenemeyeceğini hatırlatmalıyım). Başbakan'ın "Bir Yahudi" sözcükleriyle Atzmon'un Yahudi kimliğine yaptığı vurgu da aktarılmamıştır. Bu muğlaklık ve vurgu eksikliği kendi başına anlam bütünlüğü açısından çok da önemli olmamakla birlikte, aşağıda bahsettiğim hususla birlikte düşünülünce önem kazanmaktadır.
Başbakan başka bir kaynaktan daha alıntı yapmıştır ve asıl üzerinde düşünülmesi gereken bu alıntının çevrilmemiş olmasıdır. İsmi Avi Shalom şeklinde yanlış telaffuz edilmiş olan, Oxford Üniversitesi Uluslararası İlişkiler profesörü Avi Shlaim'den yapılan alıntıdan söz ediyorum. Bu kaynaktan yapılan alıntı, profesorün yanlış telaffuz edilen ismi dışında çeviride yer almamıştır. Dikkat edilsin: Söz konusu alıntıda İsrail'in haydut devlet vasfı kazandığı söylenmektedir ve Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı, Shlaim'in bu cümlesini alıntılayarak hemen yanı başında oturan İsrail Devlet Başkanı Şimon Peres'e o iki dakikalık bölümün belki de en ağır sözlerini sarf etmektedir. Davos çevirisinde asıl mesele bu iki alıntının, özellikle de ikincisinin çevrilmemiş olmasıdır. "Haydut devlet" rastgele bir tahkir ifadesi değil, uluslararası ilişkiler literatüründe karşılığı olan teknik bir terimdir, bu terim ilgili devletin başkanının yüzüne karşı alenen söylenmiştir. Shlaim bu ifadeyi 7 Ocak 2009 tarihli Guardian gazetesinde kullanmıştır ("...it has become a rogue state..."). Kanaatimce, o birkaç dakikalık bölümdeki çeviriyi zedeleyen en önemli etken bu ifadenin tamamen atlanmış olmasıdır.

Özeleştiri gerekir

Sözlü çeviri faaliyetinin doğası hakkında bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaması gerektiği şeklindeki BKTD yargısı haklı ve meşrudur. Aynı zamanda BKTD başkanı olan çevirmenin Başbakan'ın mesajını içeriğine sadık kalarak aktarmaya çalıştığı da doğrudur. Ancak bu çalışma esnasında birtakım hatalar yapılmış olduğu da ortadadır. BKTD'nin yaptığını söylediği araştırmada bahsettiğim hususları fark etmemiş olması imkân ve ihtimal dışıdır, ne var ki yayımlanan bildiride Can Dündar'ın somut (ve çevirinin anlamsal bütünlüğü açısından nispeten önemsiz) birkaç eleştirisine değinmekle ve çalışma prensiplerine ilişkin soyut birtakım ilkelerden söz etmekle yetinilmiş olması, herhangi bir şekilde özeleştiri girişiminde bulunulmamış olması düşündürücüdür.

Ekim 06, 2008

Çıplak Gerçek: Ölüm ve Modern İnsan


Dr. İbrahim TÜZER
Kırıkkale Üniversitesi

Ölüm ve beraberinde gelen düşünceler, insanoğlunun dünyayı “mekân” tuttuğundan bu yana, en büyük problemlerinden biri olmuştur. Kimilerine göre ölüm bir kurtuluş, kimilerine göre en büyük anksiyete kaynağı, kimilerine göre bir son, kimilerine göre de hayat karşısında “diri” durmanın vazgeçilmez bir koşuludur. İnsanların ölüm karşısında almış olduğu tavır, onların varlık sebeplerini kavrayışlarıyla doğrudan ilgilidir. Ne zaman ve nasıl sona ereceği belli olmayan, ama bir gün mutlaka bitecek olan bu hayatın anlamına dair herhangi bir endişesi olmayan insanın, ölüm karşısında da tükenmesi kaçınılmazdır.

Dünyadaki varoluşunu sorgulamaya başlayan insan, hayatın anlamıyla ilgili “bilgilenme”yi, diğer bir ifadeyle “farkındalık süreci”ni yaşamaya başlar. Bu süreçte insan, “var olmayı unutma” durumundan “var olmayı düşünme” durumuna geçer. Söz konusu ikinci süreçte esas olan varlığın “gidiş”i değil “oluş”udur. “Var olmayı düşünme” sınırında hareket eden insan, eşyaya ve hâdiselere sıradan hayat olayları gibi bakmaz. Kendi olanaklarını ve sınırlarını keşfederek ne olduğunun “bilincine” varır. Onun için “var olanlar” ve “varlıkta olanlar” hep birer “oluş”un devamıdır. Martin Heidegger bu duruma “otantik olma” adını verirken, “var olmayı unutma” durumuna da “otantik olmama” demektedir.

İnsanoğlunun mevcut olan diğer canlılardan farkı, sadece bir gün öleceğini biliyor olmasında değildir. En büyük fark, insanın ölümle karşı karşıya olduğunun bilincine varması ve varoluşunu ölüme doğru yaptığı yolculukta kazandığını bilmesidir. Dolayısıyla ölüm, hayatımızı “otantik” bir tarzda yaşamamız için olası kılan bir durum”dur. Her ne kadar ölümün fizikselliği insanı tahrip etse de ölüm fikri insanı korur ve onun gündelik kazanımların peşi sıra tükenip yitmesini engeller.

Bu bilinçlenme sayesinde insan diğer canlılardan ayrılmakla kalmaz, beşer içerisinde de farklı bir konuma yükselir. İnsan kılığında karşımıza çıkan bir kimsenin insan olup olmadığını ölüm karşısında takınmış olduğu tavır dolayısıyla anlamamız çok zor değildir. Nitekim ölümün “insan hayatı”na katmış olduğu anlamı ifade için, Heidegger “yalnızca insanlar ölür, diğerleri telef olur” demekte ve “insan” olmanın telef olmaktan kurtulmak olduğunu dile getirmektedir.

Modern dünyanın insanlar ve eşyalar üzerindeki yıpratıcılık ve “kimliksizleştirme” çabası, etkisini en çok da ölüm düşüncesi üzerinde göstermiştir. Öyle ki modern zamanın insanı hayatın sıradanlıkları arasında körleştiğinden, ölebileceğini dahi aklına getirmez. Modern öncesi çağda ölümün “evcilleştirilmiş” olması, modern insanlar tarafından anlaşılamaz Otantik olmayan bu hayat tarzı içinde ölüm ve ölüler mekândan/kentten uzağa atılır. Baudrillard, “Simgesel Değiş Tokuş ve Ölüm” adlı kitabında ölülerin zaman içerisinde, köy ve kent merkezlerinin sıcaklığını yansıtan ve insanların bir araya toplanmak için de kullandıkları mezarlıklardan alınarak “dış”a doğru atıldıklarına dikkat çeker ve “yeni kentler ya da çağdaş metropollerde gerek fiziksel mekân gerekse zihinsel mekân anlamında ölüler için öngörülen hiçbir şey”in olmadığını söyler.

Modern insan, Victor Frankl işaret ettiği gibi ölümün bizi benliğimizin asıl gerçekliğine uyandırdığını ve “var olmayı düşünme” durumuna çağırdığını unutmuş durumdadır. Montaigne’nin çağlar öncesinde dile getirdiği “nasıl yaşanacağını öğrenmek istiyorsan ölümü düşün” nasihatinin tam tersine o, ölümü giderek hayatından daha çok uzaklaştırmaktadır. Fakat bu durum ölümün onun hayatından tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmez. Ölüm varlığını beğenilmeyen, çıplak ve önemini kaybetmiş bir “gerçek” olarak sürdürmektedir.

Gelip geçici olan kazanımların arkasını kovalayan modern zamanın insanı, hayatın “giz”ine sırtını dönmüştür. Yaşadığı müddet boyunca iç dünyasını zenginleştirmeyi değil de kısırlaştırmayı seçen bu insanın, toplum tarafından kendisine sunulanı peşinen kabul etmekten başka şansı olmaz. “Kendilik” vasfını kazanma yolundan çok uzakta olan modern insan için ölüm, “çok dar anlamlıdır. Belki anlamlı bile değildir.”

Ölümün/ölümlülüğün üstesinden gelemeyen modernite, bu büyük gerçeği göz önünden ve zihinden uzaklaştırma yollarını arar. Zygmunt Bauman’ın dediği gibi, onu başa çıkılabilir küçük parçalar halinde “akla uydurma”ya çalışır. Ölümün metafizik boyutuyla ilgilenmeyen modern insan için artık o, evcil değildir. “Kalabalıkların” mutluluğunu düşünen modern zamanın “yönlendiriciler”i ölümü vazgeçilmez bir tüketim aracı olarak görürler. Ölüm fikrini “öldüremeyen” modern insanın, bu “gerçek” karşısında başvurduğu çareler vardır. Hastalıklarla boğuşan insan, ölümün soğuk nefesini hissetmeye başlayıp yok olup gideceğini anladığında, Kierkegaard’ın ifadeleriyle söylersek, “ölümcül hastalık” olan “umutsuzluk”la baş başa kaldığında kendisini hiç çekinmeden modern tıbbın/tüketimin kucağına atar. Ölümü bu şekilde uzaklaştırdığına inanan ve “varolmayı unutma” durumunda yaşamaktan kendini alamayan modern insan, ölür gider fakat arkasında, bir yığın “tedavi” masrafları bırakır.

Modern insan için artık arkasından ağıtlar yakılan ve ölümün tevekkülle karşılandığı bir hayat tarzı söz konusu değildir. Modern zamanın insanı, ölümü ve ölümlülüğü hayatından çıkarmak için ne gerekiyorsa yapar. Baudrillard, batı kültürünün tümüyle sağlıklı olma yani yaşamı ölümden temizleyip kazıma üzerine oturtulduğunu söyler. Ölümü her ne pahasına olursa olsun sterilize etmek, örtmek, gerekmektedir. Hayattaki varoluşlarını mideleriyle orantılayan kendilerinin uzağına düşmüş olanlar ölüm fikrini “fermuarlayarak” şimdilik, hayatlarından uzağa atarlar. Böylelikle, alışılageldiği gibi gündelik işlerini yapmaya devam eden ve hayatlarının sonuna yaklaşan insanlar da “ölmek”ten ve “ölmüş olandan” rahatsız olmamış olurlar.

Hem ölümün bizzat kendisi hem de ölüm fikri, modern dünyada sıradan işler kadar dahi yer almaz. İnsanların hayatlarından sınır dışı edilen ölüm, etraftakilerin keyfini kaçırdığından müstehcen ve rahatsız edici bir şey haline gelmiştir. Çevreden geçenlerin gözleri ve duyguları rahatsız olmasın diye cenaze alayı programları bile en düşük seviyede tutulur. Böylesine “kaba” olan bir “gerçeğin”, kimliklerin ve sözcüklerin içinin boşaltıldığı “uzay-zamanı”nı yaşayan modern insanın hayatında, bir boşluktan ve hiçlikten öteye gitme şansı yoktur.

Ölüm, bu haliyle “gündelik sözlerimiz arasında geçecek kadar kaba”dır.

Mayıs 24, 2008

"23 Temmuz Hürriyet Bayramı"

Afyon Kocatepe Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Hasan Babacan ve Araştırma Görevlisi Uğur Üçüncü’nün “Cumhuriyet’in ilk yıllarında Meşrutiyet Kutlamaları” başlıklı araştırması Aksiyon Dergisinin bu haftaki sayısında geniş yer buldu. "Cumhuriyet döneminde kutlanan İttihatçı bayramı" başlıklı Sedat Gülmez imzalı yazıda şöyle denmiş:
"İttihat ve Terakki Fırkası’nın (İTF) İkinci Meşrutiyet’in ilanıyla resmî ‘hürriyet bayramı’ kabul ettiği ‘23 Temmuz’ Cumhuriyet sonrasında 1935’e kadar kutlanmaya devam edilmiş. Devlet erkânının da katıldığı İstanbul ve Anadolu’daki merasimlerde bu gün, 21 pare top atılarak anılmış. Şehirler bayraklarla ve ampullerle süslenmiş. Yardım dernekleri balolar tertiplemiş. Vatandaşlar mesire yerlerinde bayramın tadını çıkarmış. Cumhuriyet, Vatan, Vakit, Akşam, Hâkimiyet-i Milliye ve İstikbal gibi devrin önde gelen gazetelerinde günün önemine dair yazılar, güneş, kadın, meşale ve kırılmış zincir gibi sembollerle süslü karikatürler yayımlanmış."
IRCICA'nın sempozyumunda bildiri olarak sunulan araştırma görülmeye değer.

Al Benden de T- MUHTIRA

Türkiye’nin Demokrasisi acılarla dolu. Darbeler, darbe girişimleri, muhtıralar, bildiriler. Nezaman ki demokrasi adına umutla dolduğumuz geleceğe ümitle baktığımız günleri yaşamaya başlasak, tüylerimizi ürperten yaşama sevincimizi baltalayan hadiseler çıkıveriyor karşımıza.


Neler yaşamadı ki Türk Demokrasisi..


27 Mayıs İhtilali, 22 Şubat 1962 darbe girişimi - 20 Mayıs 1963 darbe girişimi- 20 Mayıs 1969 darbe darbe girişimi- 9 Mart 1971 darbe girişimi ardından çok geçmeden 12 Mart 1971 Muhtırası – 12 Eylül 1980 Darbesi ve 90 yıllarda-ki bizde 90lılar kuşağı oluyoruz-28 Şubat Postmodern darbesi. Aradan on yıl geçti ve 27 Nisan E-Muhtırası yayınlandı. Türk demokrasisi bu.. vurun abalıya misali..


Ve geçtigimiz gün.. Otobüs yolculuğu yapıyordum İstanbul’dan Adapazarı’na. Servis görevlisinin ikram ettiği vişne suyunu yudumluyordum keyifle. Hafiften çiseleyen ve cama vuran yağmur damlaları serinletiyordu içimi. Tam bu sırada Televizyondaki “usta gazeteci!” Uğur Dündar’ın “davudi” sesi ilişti kulağıma. “Yargıtay Başkanlar kurulu muhtıra gibi bir bildiri yayınladı sayın seyirciler..zı zınk zınk zı zınk„ .Ertesi gün bu ne olduğu tam anlaşılamayan bildirinin ismini Y- muhtıra koydular. Yersen tabi.


Ardından hükümet, y-muhtıraya aynı sertlikte bir karşı bilgiriyle yanıt verdi. Çok geçmeden Danıştay’dan y-muhtıraya destek bilridisi geldi. Daha sonra rektörler bir bildiri yayınladı...Esas bomba muhtırayı bugün Serdar Turgut yapmıştı. Serdar Turgut’un S-Muhtırası medyaya “bomba” gübü düştü. İçimizi biraz olsun rahatlattı.


Bildiren bildirene yani..Muhtıran muhtırana. Biz de bugün Muhtıra delisi olduk yiye yiye..Yeter artık demenin zamanı geldi. Işte al benden de T-Muhtıra.

  1. Bırakın kardeşim bu işleri
  2. İşinize bakın. Herkes işini yapsın.
  3. Olur olmaz yerlerde konuşmayın
  4. Sigaraları yerlere atmayın
  5. Düzgün türkçe kullanın, baştan savma kaleme almayın..
  6. Canımı da sıkmayın.
  7. Yarına güzel malzemeler bırakın. Bırakın ki yarın bir gün, gelecek nesillere, geçmişte yapılan demokrasi ayıplarını anlatmak zorunda kalmayalım. Tüm kamuoyuna saygıyla duyrulur..

Mayıs 19, 2008

İngiltere Kraliçesi ve Şu Bizim Koza Han

Bu hafta Türkiye, tarihi günlerini yaşadı. Zira kraliçe Elisabeth 37 yıl sonra Türkiyeye geliyordu. Herkes Elisabeth’in gelişinin zamanlaması konusunda değişik seneryolar üretti. Ilginç raslantılardan bahsedildi. Ben bu ilginç raslantılardan tevafuklardan yada teorilerden bahsetmeyeceğim.


Bugün size Elisabeth’in özellikle ziyaret etmek istedigi ve özel bilgi edindiği, hakkında kitaplar okuduğu[1] bir mekandan, "Koza Han"dan bahsedeceğim.


Kaçımız biliyoruz acaba Koza Han’ı? Ya da kaçımız Koza Han’a gidip açık havada çay içmişizdir? Basın yayın organları Elisabeth’in ziyaret edeceği Koza Han’ın nasıl temizlendiğini gösterdi yapılan “hummalı” çalışmalardan bahsetti ama Koza Han hakkına bilgilendirmedi.


Elisabeth’in Koza Han’ı ziyaret edeceği haberini duyunca “heyt be benim ödev olarak hazırladığım Koza Han” diyerek kendi kendimi önemli hissetme girişimim oldu. Daha sonra Elisabeth’in bilgi edinmek için okuduğu kitapların benim birazcık da olsa zorlamayla hazırladığım ödevle bir ilgisinin olamayacağını akıl ederek haddimi bildim tabi. Ama Elisabeth’in merakını celbeden bu esrarengiz mekan hakkında bilgilenme ve bilgilendirme sorumluluğunun ağırlığını üzerimde hissetim.


Yıllar önce üniversitede öğrenciyken Koza Han benim “Sanat Tarihi” dersinden ödev konumdu. Yard. Doç. Dr. Şevki Duymaz hocam kulakları çınlasın slayt gösterisi hazırlamak için bana ödev konusu olarak koza hanı vermişti. Bursa da oturuyorduk ama babamın, Koza Han’ın bir kaç sokak aşağısında bulunan Cumhuriyet Caddesi’ndeki bürosuna giderken emrivakiyle götürüp verdiği bilgiden başka koza han hakkında bir şey bildiğim söylenemezdi. Kolları sıvadık. Önemli bir iş peşindeydik. Tarihçiydik sonuçta. Yeri gelmişken Öğrencilik yıllarımda bize bu duyguyu yaşamamıza biraz olsun fırsat verdiği için Şevki hocama teşekkür borçlu olduğumu belirtmeliyim. Küçük bir ansiklopedik araştırmanın ardından bilgi kırıntılarına ulaşmıştık. Taslak oluşmuştu kafamızda. Sıra geldi Koza Han’ın fotograflarını çekmeye.


Şimdi diyorsunuz ki "al bi 5 yada 10 mega piksellik bir makina çek tak tak, düzenle power pointte, sun hocaya.." Nerde efendim ozamanlar digital fotograf makineleri. Her nekadar sadece 10 yıl öncesinden bahsediyorsam da teknolojinin çılgınlar gibi koşturduğunu unutmamanız gerektiğini hatırlatmalıyım. Ayrıca o zamanlar fotograf çekmek yaygın bir şey degildi gibi geliyor bana. Dolayısıyla edindiğimiz bir fotograf makinasıyla şakır şukur fotoğraf çekmek biraz “medeni cesaret” isteyen bir şeydi. En azından o zamanlar bana öyle geliyordu.


Neyse utana sıkıla çekmiştim fotografları. Ve onları fotografçıya verip slayt olarak bastırdık. Bugün nerdedir onlar bilmiyorum. Tarihi eser oldu artık onlar.


Bursa'da Koza Han ıı. Beyazid’in İstanbul’daki eserlerine bir vakıf olarak inşa edilmiştir. Yapım tarihi 1491 olan Koza Han’ın mimarı, Abdül ula bin Pulat Şah’tır. Ulu Cami ile Orhan Cami arasında bulunmaktadır. Evliya Çelebi’nin 1640 yılında burayı ziyaret ettiği ve eserlerinde Acem hanı olarak zikrettiği hanın, bu han olduğu sanılmaktadır. Eski eserlede Koza Han’ın ismi “Yeni Koza Han, Beylik Hân-ı Cedîd-i Âmire, Hân-ı Cedid-i Evvel, Sîmkeş, Sırmakeş Beylik Kervansaray” [2]olarak geçmektedir.


Koza Hanın, ticaret için dünyanın dört bir tarafından gelen ticaret erbabının alış veriş yaptığı bir yerdi. Azerbeycandan ve İran’dan tüccarlar gelirdi. Bu nedenle gelen misafirlere konakalayacak dinlenecek ve atlarını dinlendircek mekana da sahipti. 95 odaya sahip dikdörtgen bir avludan oluşan han iki katlıdır.[3]


Hanın tam ortasında estetiği bozmayan ve göze de çok hoş gözüken küçük bir mescid vardır. Bu mescide merdivenle çıkılır. Alt katında şadırvanı vardır. in altında bir şadırvan vardır. Atları bağlamak için hanın doğu tarafında ahırların bulunduğu bir bölüm daha vardır. Eskiden dünyanın değişik yerlerinde gelen tüccarların istirahat ettikleri odalar bugün artık mağaza olarak kullanılmaktadır. Mescid hâlâ faal bir haldedir. Şadırvanda sular yine eskisi gibi akmaktadır. Avluda yükselen ağacın gölgesi kuş sesleri ve yüzünüze tatlı tatlı vuran güneş ışıltıları.. Işte bu avluda çay ve simidin tadı bir başka olur. Çay ve simit.


Görüldüğü gibi Koza Han’ın en büyük özelliklerinden birisi isminden de anlaşıldığı gibi İpekdir. Bursa denildiği zaman akla ilk gelen şeylerden birisi ipekçiliktir zaten. Hatta Bursa da bir semtin adıdır İpekçilik. Malumunuz ipek, ipek böceğinin kozasından yapılır. Işte Koza Han’da ipek böceği kozalarının satışı yapılmaktaydı. Eğer bugün Bursa bir tekstil merkezi olarak biliniyorsa şüphesiz ki bunda kozalardan üretilen ipek kumaşların etkisi büyüktür.[4] Bursada ki ipek böcekçiliğinin tarihini de bir sonraki yazıya bırakılım..

Can UĞUR
Editör


[1] http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=689633

[2] Semavi Eyice; “Koza Hanı” İA, C. 26, TDVY, Ank. 2002, s. 231

[3] Semavi Eyice; agm, s. 232

[4] http://www.kozahan.org/

Mayıs 18, 2008

Kraliçe Elizabeth'in Türkiye Seyahatinin Düşündürdükleri

Bu yazı 18 Mayıs 2008'de Zaman Gazetesi'nde yayınlanmıştır

Doç. Dr. Bülent ÖZDEMİR
Balıkesir Üniversitesi Öğretim Üyesi


Geçtiğimiz hafta İngiltere Kraliçesi Elizabeth'in 37 yıl sonra Türkiye'yi ikinci defa ziyareti gündemi fazlasıyla meşgul etti. İletişim çağında olmamız, ziyareti bütün detaylarıyla gözlerimizin önüne serdi.
Televizyonlardan ve gazetelerden yapılan yayınlar sayesinde sadece Kraliçe'nin ülkemizdeki faaliyetlerini takip etmedik, aynı zamanda köklü İngiliz kraliyet gelenekleriyle ilgili de bilgi sahibi olma fırsatı bulduk. İngilizlerin gelenekleri noktasındaki muhafazakarlıkları bilinen bir gerçek. İngiltere'de doktora yaptığım yıllarda Buckingham Sarayı'nda yapılan bir töreni izleme fırsatı bulmuştum. Siyah ve oldukça büyük kürk kalpaklar ve kırmızı üniformaları içinde Kraliyet Muhafızları'nın gösterileri, II. Abdülhamid'in emriyle Karakeçili Yörüklerinden oluşturulan ve tamamı beyaz atlardan müteşekkil Ertuğrul Muhafız Alayı'nı düşünmeme neden olmuştu.
 
Kraliçe Elizabeth'in Türkiye'ye yaptığı ziyaret ve çantasının hangi elinde olduğunun ne anlama geldiğine kadar detaylandırılan haberler yine bana bundan tam 141 yıl önce Sultan Abdülaziz'in 46 gün süren Avrupa seyahatini hatırlattı. Bu seyahat, bir Osmanlı padişahının yabancı bir ülkeye yaptığı ilk ziyaret olmasının yanı sıra 1950 yılına kadar da ne bir başka Osmanlı padişahı ne de Türkiye Cumhuriyeti devlet başkanı yabancı bir devleti ziyaret etmiştir.
 
Sultan Abdülaziz, 1867 yılında Fransa İmparatoru III. Napolyon ve İngiltere Kraliçesi Victoria'nın davetleri üzerine Fransa'da açılacak olan uluslararası bir fuara katılmayı vesile ederek Avrupa seyahatine çıkmıştır. Bazı devlet adamları ve şehzadelerden oluşan maiyeti ile birlikte İstanbul'dan ayrılan Abdülaziz'in rotası Fransa'nın Toulon şehriydi. Sultaniye yatıyla seyahat eden Sultan'a birkaç Osmanlı zırhlısı refakat ediyordu. Kortejin Fransa'ya kadar olan yolculuğunda Fransa'nın Akdeniz filosu ve İtalyan donanması da eskortluk yaptı. Lyon şehrine kadar trenle seyahat eden Abdülaziz, Lyon garında III. Napolyon tarafından karşılandı. Yol boyunca ve Paris'te halk tarafından büyük sevgi gösterileri ile karşılanan Sultan'a, bugün Fransa cumhurbaşkanlarının ikametgahı olan Elysee Sarayı tahsis edildi.

Paris'te toplanan kalabalık yaklaşık 500.000 kişiydi ve 1855'te Kraliçe Victoria'nın Paris'i ziyaretinden sonra görülen en büyük kalabalıktı. Daha önce Paris'e gelen Rus Çarı ve Prusya Kralı'na halk tarafından bu şekilde ilgi gösterilmemişti. Sultan, Paris'te bulunduğu süre içinde o sırada orada bulunan Rus Çarı II. Alexander ile de görüştü. Fransa İmparatoru III. Napolyon tarafından kendisine Fransa'nın en büyük nişanı olarak bilinen Legion d'Honneur takıldı. Paris'te on gün kalan Sultan, İngiliz donanmasının refakatinde Manş Denizi'ni geçerek İngiltere'nin Dover limanında karaya çıktı ve burada Galler Prensi VII. Edward tarafından karşılandı. Londra'ya kadar halkın sevgi gösterileri arasında geldi ve ikametgahına şimdi kraliyet ailesinin kullandığı Buckingham Sarayı tahsis edildi. O sırada 48 yaşında olan ve 30 yıldır İngiltere tahtında oturan Kraliçe Victoria ile görüştü. Kraliçe, ikametgahı olarak Windsor Sarayı'nı kullanmaktaydı. On bir gün kaldığı İngiltere'de balolar, sergiler, resmi davetler, tiyatrolar gibi pek çok etkinliğe katıldı. Denizciliğe ve gemilere olan merakı bilinen Sultan, Portsmouth tersanesini ziyaret etti ve İngiliz donanmasının tatbikatını izledi. Bu tatbikat, o zamana kadar İngiltere'de yapılan en büyük gösteriydi.
Abdülaziz daha sonra İngiltere'den ayrılarak Belçika'ya geçmiş ve Brüksel'de çok kısa bir süre Belçika Kralı II. Leopold ile görüştükten sonra Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'na doğru yoluna devam etmiştir. Sultan Abdülaziz, Paris'teyken Prusya'nın Paris büyükelçisi tarafından Kral adına Berlin'e davet edilmiş ancak bu davet nazikçe kabul edilmemişti. Fransa, İngiltere, Rusya ve Avusturya-Macaristan hükümdarlarıyla görüşen Abdülaziz'in o sırada Alman siyasal birliğini kurmak için uğraşan Prusya Kralı ile görüşmemesini önemli bir prestij kaybı olarak gören Prens von Bismarck, bu fırsatı kaçırmak istemiyordu. Sonuçta Prusya Kralı Wilhelm ve Kraliçe, Berlin'den hareket ederek 460 km'lik yolu kat edip Padişah'ın geçeceği güzergah üzerinde olan Koblenz şehrine geldiler. Prusya Kralı, burada Sultan Abdülaziz'e ordusunu teftiş ettirdi ve birlikte Prusya ordusunun tatbikatını izlediler. Sultan da Prusya Kralı'na Nişan-ı Osmanî madalyası ve mücevherler hediye etti. Prusya'nın en büyük madalyası olan Black Eagle (Kara Kartal) burada Sultan Abdülaziz'e takdim edildi.
28 Temmuz'da Viyana'ya ulaşan Abdülaziz, garda Avusturya İmparatoru Franz Joseph tarafından karşılandı. İmparator, mareşal üniforması giyiyordu ve Nişan-ı Osmanî madalyası takmıştı. Bando Osmanlı marşları çalıyor ve gar alkışlarla çınlıyordu. Abdülaziz, Schönbrunn Sarayı'nda daha önce Napolyon Bonapart'ın kaldığı dairede konuk edildi. Üç gün kadar Viyana'da kaldıktan sonra yatla Tuna Nehri üzerinden Budapeşte'ye geldi. Gerek Viyana'da gerekse Budapeşte'de halkın meraklı bakışları ve sevgi gösterileri ile karşılandı.

Bu seyahat sırasında 19. yüzyılda Avrupa'nın "hasta adam"ı olarak nitelendirilen Osmanlı İmparatorluğu'nun Avrupa'daki prestiji ve güçler dengesindeki rolü ortaya çıkmıştı. Ziyaretler sırasında İngiltere ile Fransa arasında Abdülaziz'i etkilemeye yönelik bir rekabetin olduğu çok açıktı. İngilizler Paris'in güzelliğine karşı ne kadar kuvvetli bir donanmaya ve zengin bir ekonomiye sahip olduklarını göstermeye çalışmışlardı. Sultan Abdülaziz, büyük bir devletin ve kahraman bir halkın padişahı olarak layıkı veçhile ağırlanmış ve onurlandırılmıştı.

Şubat 28, 2008

Dr. İbrahim Tüzer'in "Şiire Damıtılmış Hayat" isimli Kitabı


Tarihçi Gözüyle okurlarının yakından tanıdığı Dr. Ibrahim Tüzer'in beklenilen eseri Dergâh yayinlarindan çıkmış. "İsmet Özel Şiire Damıtılmış Hayat" Adını taşıyan kitap 608. sayfa. 2 ciltten olusan bu degerli kitapta son 40 yılın yasayan en önemli şairlerinden birisi olan Ismet Özel'in hayati anlatilmis. İsmet Özel'in Takriz yazısıyla başlayan kitap bir hayli ses getireceğe benziyor. Dergâh yayınlarının kitabı tanıtım yazısında şöyle denmektedir:
"İbrahim Tüzer, bu çalışması sırasında İsmet Özel ile uzun soluklu söyleşiler de gerçekleştirmiş; hem kendi görüşlerini, hem de İsmet Özel'in verdiği cevapları bir araya getirme imkânı bulmuştur.

"Bu kitabı özgün kılan özelliklerden biri de, İsmet Özel'in ilk şiirinden son şiirine kadar sürdürdüğü 'sahicilik arayışını' çarpıcı bir şekilde ortaya koymasıdır.
"

İsmet Özel hayranları Dr. İbrahim Tüzer'in bu eserini biran evvel görmeliler bence..



Şubat 20, 2008

1. Dünya Savaşı'nda Savaş, Yardım ve Yolsuzluk

Doç. Dr. Bülent Özdemir (Balıkesir Üniversitesi)
Günümüz dünyasında silah ticaretinin uyuşturucu ve kadın ticaretinden daha karlı bir ticaret olduğu zaten bilinmektedir. Özellikle Irak gibi, Afrika başta olmak üzere dünyada etnik ya da dini çatışmaların uzayıp gittiği coğrafyalarda silah ticaretinin nasıl yapıldığı ve resmi ya da gayrı resmi olarak belli silah üreticisi devletlerin bu işlerin içine nasıl girdiği de bilinen gerçeklerdendir. 20. Yüzyılda gelişmiş Batı ülkelerinde sanayi algısı da değişmiştir. Tekstil gibi çevreyi kirleten ve geliri düşük olan sanayi dalları gelişmekte olan ülkelere kayarken, Batılı ülkeler yüksek teknolojinin yanı sıra özellikle geliri yüksek ilaç ve silah sanayilerini geliştirmişlerdir. Bu durumda, üretimde arz-talep dengesi düşünüldüğünde sonuç ortadadır.

Bu yazıyı kaleme almaktaki amacım, bugün yaşanan olaylarla bundan tam 90 yıl önce I. Dünya Savaşı yıllarında yaşanan ve yine Amerika’nın dolaylı olarak olsa da içine karıştığı bir silah-yolsuzluk ilişkisi ile paralellik kurmak ve Amerikan arşivlerinde bulunan bu bilgileri sizlerle paylaşmaktır.
I. Dünya Savaşının çok fazla bilinmeyen yönlerinden biri de hiç şüphesiz Süryani-Nesturilerin yüzyıllardır Osmanlı tebaası olarak yaşadıkları bölgede İtilaf Devletleri saflarında savaşa katılmalarıdır. Ağustos 1914’te savaş başlar başlamaz Osmanlı yönetimi Nesturi Patriği Mar Şemun’a Van Valisi Tahsin Paşa vasıtasıyla haber göndererek Türkiye’nin savaşa girmesi durumunda Nesturilerin en azından tarafsız kalmasını istemiştir. Bunun karşılığında bölgede Nesturilerin şikayetleri dinlenerek her alanda reform yapılması sözü verilmiştir. 2 Kasım 1914’te Rusya’nın Osmanlı İmparatorluğuna savaş ilan etmesi ve Rus birliklerinin Osmanlı-İran sınırında görünmeleri sonrasında Nesturiler taraf olarak Rusya’nın yanında savaşa dahil olmuşlardır. 2 Mayıs 1915’te resmen Osmanlı İmparatorluğu’na savaş ilan eden Nesturiler 1917’ye kadar Doğu Anadolu’da Rus ordusunun yanında oluşturdukları birliklerle savaşmışlardır.

Near East Relief, (Yakın Doğu İnsani Yardım Kuruluşu) ilk olarak ‘Ermeni ve Süryaniler için Amerikan
İnsani Yardım Komitesi’ ( The American Committe for Armenian and Syrian Relief) adıyla Eylül 1915’te American Board başta olmak üzere bir grup Amerikalı misyoner kuruluşlarının önderliğinde ve Rockefeller Vakfının finansal katkılarıyla ($ 300,000) kuruldu. James L. Barton ve Cleveland H. Dodge liderliğinde kısa sürede Amerika’da yardım fonları oluşturuldu. Amerika Başkanı Woodrow Wilson’ın desteğini de arkasına alan yardım komitesi , basın yayının (The Christian Herald ve the Literary Digest) yanı sıra mitingler ve kilise toplantıları düzenleyerek topladığı paraları, İstanbul’daki Amerikan Büyükelçiliği’nin önderliğinde, Osmanlı topraklarında bulunan Amerikan konsoloslukları ve misyoner teşkilatları yardımıyla ihtiyaç sahiplerine ulaştırmaktayd.1 Amerika’nın 1917’de İtilaf Devletlerinin yanında savaşa katılması sonrasında yavaşlayan faaliyetler, Osmanlı İmparatorluğuna doğrudan savaş ilan edilmemesi nedeniyle kesintiye uğramadı. Amerikan Kongre’sinin 1919 yılında aldığı bir kararla diğer yardım kuruluşlarıyla birleştirilerek Near East Relief adını alan bu yardım kuruluşu, bundan böyle Amerikan yönetiminin de Orta Doğu’da insani yardımlar konusundaki muhatabı durumuna gelmiş oluyordu.
Kuruluş bildirgesinde “tarafsız” ve “karsız” bir organizasyon olduğu vurgulanmasına rağmen kurucuları arasında misyoner olmayan sadece bir kişi vardı ve o da bir Yahudi Hahamıydı. Tarafsızlık ilkesine belki de en ters gelen faaliyetleri ise Amerikan halkından yardım toplamak için kullandıkları propaganda malzemeleriydi. Yayınlanan küçük yardım broşürlerinde Osmanlı yönetimi ve Talat Paşa başta olmak üzere Osmanlı yöneticileri her türlü barbarlıkla suçlanıyor ve Osmanlı topraklarında bulunan Ermeni ve Süryanilerden genelde Hıristiyanlar olarak bahsedilmek suretiyle, Amerikalıların neden yardım etmeleri gerektiği açıklanıyordu.
 
Amerika’nın tarafsız kaldığı savaşın ilk üç yılı itibariyle Osmanlı topraklarında bulunan Amerikan misyoner okulları, kiliseleri ve hastaneleri faaliyetlerine devam etmişlerdir. Pek çok kitapta Amerikalı misyonerlerin savaş süresince gerçekleştirdikleri insani yardım faaliyetlerine vurgu yapılmakta ve büyük bir kahramanlık olarak değerlendirilmektedir. Hiç şüphesiz, yapılan yardım faaliyetleri insanlık adına önemlidir ve takdir edilmelidir. Ancak, İnsani yardımlar için toplanmış bu paraların aynı kişiler tarafından amacı dışında kullanılması ise olaya ayrı bir boyut katar ve incelemeye değer diye düşünüyorum.
 
1917’de Amerika Birleşik Devletlerinin İtilaf Devletlerinin yanında savaşa katılması savaşın dengesini değiştirmiş olmasına rağmen Osmanlı Devletine savaş ilan edilmemiştir. Bu konuyla ilgili olarak hazırlanmış raporlarda Amerika’nın diplomatik temsilcilikleri ve misyoner okulları başta olmak üzere Osmanlı topraklarında bulunan varlığının zarar görecek olması önemli bir gerekçe olarak ileri sürülmüştür. (2) Nitekim Amerikan misyoner örgütleri, uzun yıllardır Urumiye’de bulunmakta ve faaliyetlerini sürdürmekteydiler. Savaş yıllarında bölgede bulunan Amerikan misyoner örgütleri özellikle savaşın olumsuz şartlarından etkilenen halka, temel ihtiyaçların karşılanması noktasında insani yardım faaliyetlerini sürdürmüşlerdir. Bu amaçla Amerika’da toplanan paralar, Amerikan-İran İnsani Yardım Komisyonu (American Persian Relief Commission) aracılığı ile bölge halkının ihtiyaçları için kullanılmıştır. Bu komisyonun yerel yöneticileri ise yine Amerikalı misyoner örgütlerinin bölgede bulunan elemanları olmuştur.
 
Uzun yıllardır Urumiye’de bulunan ve Nesturiler arasında misyonerlik faaliyetlerini sürdüren Dr. Shedd, savaş sırasında Amerikan insani yardım kuruluşlarının da temsilcisi olarak görev yapmaktaydı. Amerika’nın savaşa girmesi sonrasında 1917’de Dr. Shedd, Urumiye Fahri Amerikan Konsolosu olarak görevlendirilmiştir. İnsani yardım amacıyla oluşturulan fonlarda toplanan paraların, 1918’de Dr. Shedd tarafından bölgede Ermeni ve Süryani-Nesturilerden oluşturulan askeri birliklerin finanse edilmesinde kullanıldığının tespit edilmesi büyük bir spekülasyon olarak değerlendirilmiş ve inceleme başlatılmıştır. Ancak Dr. Shedd’in bu spekülasyondan kısa bir süre önce Ağustos 1918’de ölmüş olması ve gerek Osmanlı Devletinin gerekse bu durumdan en az Osmanlı Devleti kadar rahatsız olan İran’ın cılız protestoları, savaş şartları da düşünüldüğünde bu yolsuzluğu uluslar arası tartışma konusu olmaktan uzak tutmuş ve sorun bu paraların amacı dışında kullanıldığından çok, geri tahsil edilmesi noktasında çözülmeye çalışılmıştır. (3)
Amerika’nın fahri Urumiye konsolosu olarak tayin edildikten sonra Tebriz’de bulunan Amerikan Konsolosu Gordon Paddock tarafından defalarca Amerika’nın Osmanlı Devletiyle savaş durumunda olmadığı ve Osmanlı Devleti aleyhinde gerçekleştirilen siyasi ve askeri faaliyetlerin içinde bulunmaması gerektiği konularında uyarılan Dr. Shedd, elinin altında bulunan yardım fonlarına ait parayı, sözü edilen askeri birliklerin oluşturulması için harcamakta hiçbir sakınca görmemiştir. (4)
 
Dr. Shedd, Amerika’nın Tebriz Konsolosu Gordon Paddock’a yazdığı mektupta insani yardım kuruluşuna ait olan bu parayı askeri birliklerin oluşturulmasında kullanmasının gerekçesi olarak “eğer bu birlikler olmazsa daha sonra insani yardımda bulunulacak Hıristiyan halkın kalmayacağı” ve “aslında bunun insani amaçla yapılmış ve daha sonra yapılacak olan yardımların ilk adımı” olduğu şeklinde izah etmeye çalışmıştır. Aynı belgede Gordon Paddock, Amerika’nın Tebriz Konsolosu olarak, Dr. Shedd’in bu tasarrufuna itiraz etmediğini çünkü gayri resmi olarak bu türden askeri oluşumları, halihazırda dolaylı yollardan desteklemek şeklinde bir politikalarının olduğunu ifade etmektedir.
 
Paraların ne şekilde harcandığı konusunda ise Paddock’a yazdığı mektupta şu açıklamaları yapmaktadır: (5)
1.Oluşturulacak birlikler için elbise imal etmek.
2. Gerekli olan parayı ve diğer askeri malzemeleri temin etmek.
3. Rus subayların maaşlarını ödemek.
 
Günümüzde, insani yardım toplanması ve savaşlardan zarar gören ihtiyaç sahibi halka bu yardımların ulaştırılması noktasında I. Dünya Savaşı ile kıyaslandığında çok mesafe alındığı söylenebilir. Ancak, Ermenilerden sonra Süryanilere ve Pontus Rumlarına da I. Dünya Savaşı yıllarında soykırım yapıldığı iddialarının arttığı şu günlerde, üzerinde durduğumuz konuları, bu iddiaları ortaya atanların dikkat-i nazarlarına sunmak istiyorum. Ayrıca bu noktada şöyle bir de soru sormak istiyorum: Acaba insani yardım paralarıyla oluşturulan bu Ermeni ve Süryani askeri birlikleri ne kadar sayıda masum Osmanlı ve İran vatandaşının katledilmesinden sorumludurlar?.
 


(1)NARA (Amerika Milli Arşivi), RG 84, VOL. 17, Konsolosluk Raporları, Tiflis, Rusya.
Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Woodrow Wilson, Ermeniler hakkında Amerikan basınında çıkan yazıların da etkisiyle, 21-22 Ekim 1916 tarihlerini savaştan zarar gören Ermeni ve Süryaniler için “özel bağış günü” olarak ilan etmiştir.
(2)NARA, Inquiry Documents, M-1107, Roll 6, No 42.
(3)NARA, RG 84, VOL. 29C Konsolosluk Raporları, Tebriz, İran.
(4)NARA, RG 84, Vol. 29C Konsolosluk Raporları, Tebriz, İran.
(5)NARA, RG 84, Vol. 29C Konsolosluk Raporları, Tebriz, İran.

Şubat 19, 2008

Sabah sulu bulgur, öğle kuru bulgur!

Bu yazi 08.01.2008 tarihinde Avukatin Günlügü'nde yayinlanmistir.
Av. İsmet ÖZCAN
15.01.2005

İçanadoluda yemek kültüründe bulgur önemli yer tutar. Hele hele fakirin ögünü bulgurdur.
Mehmet’in babası ölmüş yetim kalmıştı.
İlk okulda müfettiş gelmesi, öğretmenden başka sınıflar1nda yabancı görmeyen öğrenciler için çok önemliydi.
Müfettiş sordu.
- Yemekte ne yediniz ?
Mahmet parmağını kaldırdı atladı.
- Sabah sulu bulgur, öğle kuru bulgur.
Mehmetin ifadesi durumlarını özetliyordu. Kahavaltıda bulgur çorbası içiyorlar. Öğle ise bulgur pilavı yiyorlardı.

Hem kardan adama basörtü Takmis Hem de Çay ikram ediyor!!


Bu da gündeme bomba gibi düsen fotograflardan birisi Zaman Gazetesinde yay1nlanan fotograf insan1 gülümsetiyor. Fakat haberi yapan da, kardan adam1 yapan da, çay1 ikram eden de"ne kadar tehlikeli!" bir is yapiyorlar fark1nda degiller.
Yapmay1n kardesim.. Kardan adama bu yap1l1r m1. Hadi basörtüyü takt1n1z battaniyyi de örttünüz bari çay vermeyin..Bak bide poz vermis elinde çayla!!
B1rak onu!!.Bana "oyun oynuyorduk sadece" yalanlar1n1 da uydurma sak1n. Ben senin ne maksatla çay verdigini de biliyorum..Seni yaramaz seni. O ne oglum kardan adamin basindaki..hiç utanmiyormusun sen. Bu bir kardan adam ADAM. Kad1n degil. Senin maksad1n farkl1 ben biliyorum..Bizimle dalga geçiyorsun degil mi?
Sus sus bakhala "ne yapt1m ki" diyo. Daha ne yapacaks1n. Ülkeyi ne hale getirdin..Bakma öyle masum masum..Dogruyu söyle bakiyim yavrum.. O basörtüyü sen mi örttün yoksa kendisi mi? Kendisi örtemiyecegine göre sen örttün. Sen örtmediysen annen yada baban örttü degil mi? Biliyorum. Bastan beri biliyorum bu ailede bir sorun var..
Nerdesin Fatih Çekirge, yetis..ne hale getirdiler kardan adamimizi!

Şubat 18, 2008

Yapmayin Sayin Çekirge, Bu Milletin Çocuklarina Ayiptir!!!



Bugün Hürriyette Fatih Çekirge'nin yaz1s1 son y1llarda okudugum en komik yazilardan birisiydi. Fotografta gördüğüm iki tane kardan adam. Birisi sakallı olarak tasvir edilmiş diğeri ise başörtülü olarak. Bu fotograf müthiş anlamlar ifade ediyor! şöyleki:


Bu iki kardan adamdan birisi erkek muhtemelen "babayı" temsil ediyor diğer ise başörtülü yani muhtemelen "anneyi" temsil ediyor.


Bir yada iki çocuk tarafından yapılmış. Kardan adamların kalitesine bakarsanız ilkokul çağında çocuklar. Kollar1 yok. Demek ki yapamamislar. Becerememis de olabilirler.


Ilkokul çağında olan çocuklar 7 ila 12 yas arasindakilerden olusur. ilk kademe çocuklar1 deriz biz onlara. Rol model olarak her zaman birilerini seçerler. Bu bir sanatç1 olur ögretmeni olur agabeyi olur. Ama genellikle annelerini ve babalarını rol model olarak seçtikleri görülür. Dolayısıyla kardan adamları yapan çocukların bunlar1 yaparken birilerinden etkilendikleri muhakkak. Büyük bir ihtimalle babası ve annesinden etkilenmis gibi gözüküyorlar.

Eger bu varsay1mdan yola ç1karsak babas1 sakallı. Annesi de kapalı bir bayan. Tabi annesi ve babası dindar olan çocukların kardan adam yaparken farklı tipler yapmaları beklenemez.
Ellerinde bayrak var. Demek ki vatanını seven bu ülkenin insanları olduğunu ima etmeye çalışmış! Olabilir. Ilginç.

Fotograf m1 komik? Fatih ÇEKiRGE mi?

Nedesem bilemiyorum. Okadar komik ki.. fotograf degil aslında komik olan. Haber. Aslında haber de degil komik olan. Çünki gülümseten bir haberolarak geçebilir kayıtlara. Ama o nedir öyle koskoca Fatih Çekirge kelli ferli adam nasıl olur da iki küçük afacanın babalarını yada annelerini tasvir eden iki kardan adam1n1 irtica olarak degerlendirir.?

Sayin Çekirge,

Bu bir kardan adam. Kardan adam kardan yapılır. Herhangi bir şekli yada formatı yoktur. O an çocugun aklına ilk gelen şey resmedilir. Eger çocuk annesini yada babasını çok seviyorsa genelde onlar resmedilir. Söz konusu bu çocuklar genelde heykeltraş olmadıkları için belirli bazı imgeleri tam olarak ifade edemezler. Sibiryadaki kristal kentte çalışan heykeltraşlar yok burda.

Arka mahallede ön mahallede yan mahalledeki çocuklar. Bu ülkenin yurdum çocuklar1. Toplanmışlar kardan adam yapmışlar. Nevar bunda? Ben gözlüklüyüm muhtemelen gözlüklü olduğum için benim çocuğum kardan adama bitane gözlük kondururdu. Dedesini yapacağı zaman birtane fötr şapka giydirirdi. Babasi sakall1ysa çocugun?

Komiksiniz sayın Çekirge.. gülünç oluyorsunuz. Yapmayın böyle şeyler.
Bırakın çocuklar oyunlarını oynasın kardesim. Istediklerini yapsınlar. Eve tıkılıp otursalarmıydı yani? Babaları sakallı diye. Hayır bide koskoca Fatih Çekirge. Jeopolitik stratejik jeomorfolojik politik sosyokültürel diyen adam. Nedir bu "entellektüellerimizin" hali bilmiyorum ki...Paranoyak bi toplum haline geldik.

Basörtüye nedersiniz? Simdi düsünün ki o yasta bir cocuk annesini yansitacak kardan adama. kardan bayan1 nas1l tasvir edeceksiniz? onun gözünde en kestirme yöntem basörtüsüdür. Tak basörtüyü...Yavrum su sakall1 olan baban ama su basörtülü kim ? Annem..

Korkmaya gerek yok Sayin ÇEKiRGE. Sadece bir "kardan adam"...Stay calm..everythings gone be alright!!





Yapmay1n Say1n Çekirge, bu milletin çocuklar1na ayiptir.!

Ağustos 08, 2007

Korku Siyaseti Çökerken



Fethi Keleş (*)
 
Bu Yazı 03.08.2007 tarihinde Yenişafak Gazetesinde yayımlanmıştır

Başbakan Erdoğan'ın seçim günü akşamı yaptığı konuşma, plaza zevatının mevzi kaybıyla ilgili korkularını kısmen izale etmiş olsa gerek ki, kısa bir sessizlikten sonra abalar atıldı ve yeni sopalar gösterilmeye başlandı.
 
Memleketin parsel parsel satıldığı korkusu, yeni Cumhurbaşkanı belirlenirken uzlaşmaya gidilmezse muhtelif kademe ve kurumlardaki bürokratik elitlerin hale vaziyet edecekleri korkusu, Hudson kaynaklı kurgu-korkular, farkında olunmadığı varsayılan tehlikeleri merkez edinen söylemin inşa etmeye çalıştığı korkular, Makyevelizmden nasibini ziyadesiyle almış radikal solun ve bu arada radikal sağın oyuncağı olmaktan çıkıyor.

Münhasıran insana has olmasa da insanidir, insana dairdir korku. İnsanın biçimlendirdiği ve insanı biçimlendiren siyasal, ekonomik, dinsel, toplumsal ve sair pratiklerin bir yerlerine muhakkak ilişmiş, bazen bu pratiklerin mümeyyiz vasfı haline gelmiştir korku. Kimileri için ekonomik sermayeyi, kimileri için kültürel sermayeyi, kimileri için sembolik sermayeyi, kimileri için bunların birkaçını ya da hepsini birden artırma vasıtası olarak araçsallaştırıla-gelmiştir korku.

Korkuyu ve korkutmayı esas alan somut siyasal, ekonomik, dinsel ve/veya sembolik davranışların gerek muhtelif ideolojik aygıtların kullanımıyla gerekse alenen baskıcı yöntemlerle mükerrer bir nitelik kazanması, korku olgusunun, kendisini üreten pratiklerden bağımsız bir yapı haline gelmesiyle neticelenir kimi zaman.

Aksi yönde ve külli nitelikli bir irade beyanı söz konusu olana/olabilene dek, geniş halk kitlelerini oluşturan tek tek fertler, bir süre sonra farkında da olmayarak bu korku habitusunu fiili tasarruflarıyla yeniden üretip dururlar ve böylece muhkemleşir korku. Sürekli olarak benzer ya da aynı toplumsal, siyasal yahut ekonomik neticeler sadır olagelir bu yapıdan.

ÇANKAYA SINAVI

22 Temmuz seçimlerinden hasıl olan sonucun, geniş halk kitlelerini çeşit çeşit öcülerle korkutmaya şu veya bu ölçüde muvaffak olmuş, icabında bu uğurda çöl aşan plaza sakinlerini ne kadar şaşırttığına ibretle tanıklık ediyorum.
Dayatılan ve bir parça da içselleştirilmiş olan korku çemberinden çıkışı amaçlayan bir irade beyanı olarak da okunabilecek bu sonuç, ideolojik ve siyasal mevzilerinin düşmeye başladığını farkeden -kendi beyanlarıyla- uzaylı birtakım Türkler açısından biraz da ironik bir biçimde korkutucu bir niteliğe bürünmüş görünüyor.

Başbakan Erdoğan'ın seçim günü akşamı yaptığı konuşma, plaza zevatının mevzi kaybıyla ilgili korkularını kısmen izale etmiş olsa gerek ki, kısa süren bir sessizlikten sonra abalar atıldı ve yeni sopalar gösterilmeye başlandı. Korku siyasetinin çökmeye başladığını anlamaktan uzak görünen birtakım elitler, korku pompalama çabalarına kaldıkları yerden devam etmeye giriştiler. Emekli bir devlet görevlisi, Cumhurbaşkanlığı seçiminde “gerginlik” çıkması halinde 27 Nisan uyarısının niteliğinin değişebileceğini hatırlattı örneğin.

Korkutma yetki ve ehliyetinin herhalükârda kendilerine ait olduğu düşüncesiyle bir ömür tüketmiş zevatın bu yetkiyi kullanmaktan bir seçim sonucu dolayısıyla vazgeçivereceklerini düşünmek makul olmasa da, bu türden hatırlatmaların, dolayısıyla, varlığını korkulara ve korkutmaya borçlu siyaset tarzının, artık miadını doldurduğunu iyice görmek için bir test daha var önümüzde: Halihazırda kendisine vekalet etmekte olan cumhurbaşkanımızdan sonra gelecek cumhurbaşkanını seçme süreci.

Söz konusu süreçte, ezici bir seçim başarısı kazanmış iktidar partisinin, korku siyasetinin çöküşünü hızlandırmasını, halkın yıllardır dayatılan korku senaryolarından artık korkmayarak kendisine verdiği muazzam temsil yetkisini yalnızca ve yalnızca meşruiyetinin kaynağı olan halkla paylaşmaktan korkmamasını, birilerinin “uzlaşma” sözcüğü etrafında inşa etmeye çalıştığı söyleme gereğinden fazla itibar edilmesinin yeni korku kurgularına zemin hazırlamaktan başka bir işe yaramayacağının bilincinde olmasını, sonuç olarak, demokratik tasarruflarında korkmadan hareket etmesini temenni ediyorum.

Anlamsız korkularla kaybedecek başka onyıllarımız yoktur, olmamalıdır. Türkiye'nin demokratik tekâmülü, yıllanmış korkularını bir kenara bırakmaya başladığına dair seçim günü çok sağlam bir işaret vermiş olan halkın tavrının iktidar partisince aynen benimsenmesiyle yakından ilişkilidir.


* Syracuse Üniversitesi (New York) Antropoloji Bölümü
03.08.2007

Kasım 21, 2006

Süryani Diasporası, Kimlik ve Soykırım İddiaları

"Ermeni soyk1r1m1 iddialarıyla uğraşa duralım, son aylarda bir de Süryani soykırımı iddiaları açıktan açığa dillendirilir oldu. Radikal gazetesinde çıkan bir haber ve ard1ndan Hollanda da iki haber kanalında ç1kan iddialar CNNTURK'ün internet sitesine yansıdı. Kimdir Süryaniler ve gerçekten var m1 böyle bir soykırım? Bunu tarihcigozuyle.com okurlarının yakından tanıdığı bir uzmanın, Doç. Dr. Bülent Özdemir'in bakış açısıyla değerlendirmekte yarar var. Son y1llarda Süryaniler konusunda araştırmalar yapan Özdemir, sizler için yazd1. " CU
Süryaniler Kimlerdir?

Doç. Dr. Bülent Özdemir , Bal1kesir Üniversitesi

Günümüz Süryani toplumunun kimlik tespitine ilişkin şimdiye kadar yapılmış çalışmalarda etnik kimlik ve dinsel kimlik olmak üzere iki önemli sorun ile karşılaşılmaktadır. Etnik olarak Süryaniler Antik çağlarda Urfa, Nusaybin ve Musul’un kültürel merkezler olarak ön plana çıktığı Kuzey Mezopotamya’da yaşayan ve Süryanice olarak tanımlanan Sami dil ailesinden Aramice konuşan bir toplumdur. Dinsel açıdan ise, M.S. 1. yüzyılda çok hızlı bir şekilde Kuzey Mezopotamya’da yayılan Hıristiyanlığı ilk kabul eden ve Antakya’da ilk kilise merkezlerini kurduktan sonra da Doğu Hıristiyanlığı ya da Doğu Kilisesi olarak nitelendirilen Hıristiyan toplumdur.[1]

19. Yüzyılda gelişmeye başlayan etnik kimlik arayışları sonucunda özellikle Osmanlı İmparatorluğu gibi çok kültürlü yapılar içinde dini tanımlamaların yerini yavaş yavaş etnik kimlik tanımlamaları almıştır. Bu yeni kimlik arayışları ilk olarak, ortak bir geçmiş oluşturmak ya da kurgulamak (reconstruction) kaygılarını ön plana çıkarmıştır. Bu noktada belki de en çok zorlanan toplumlar, yıllarca gerek idari mekanizma içinde, gerekse kendi aralarında pekiştirdikleri kültürel bağlar açısından hep bir dini kimlik olarak temsil edilmiş olanlar olmuşlardır.

20. Yüzyılın başlarına kadar, Osmanlı İmparatorluğu içinde yaşayan Süryani toplumunun etnik kimlik kaygılarının olmadığını söyleyebiliriz. II. Meşrutiyetin ilanı sonrasındaki özgürlükçü ortamın da yardımıyla ‘ulus’ kavramına vurgu yapan bazı Süryani entelektüellerin ortaya çıktığını görüyoruz.[2] Fakat dikkat edilecek olursa, Süryani kelimesi ve Süryani halkının etnik menşei ile ilgili tartışmaların daha çok I. Dünya Savaşı sonrasında yaşananlar neticesinde ve 20. yüzyılda ortaya çıktığı görülür. Bu durumu etkileyen en önemli faktör hiç şüphesiz savaş sonrasında galip devletler tarafından Orta Doğu’ya verilen yeni şekil içinde Süryanilerin göz ardı edilmesi ve kendi ulus devletlerini kuramamaları sonrasında bulundukları bölgelerden Avrupa ve Amerika’ya ciddi bir göç yaşanması neticesinde bir Süryani diasporasının oluşmasıdır. Günümüzde ikinci üçüncü nesil olarak yaşadıkları ülkelerde diğer azınlık gruplar gibi ciddi bir kimlik problemiyle karşı karşıya kalmışlardır. Genelde bugün yaşadıkları ülkelerin her ne kadar mezhep farkı olsa da Hıristiyan olması, asimle olmamak noktasında Süryanileri etnik kimlik arayışlarına yöneltmiştir. Kendilerini Aramice konuşan eski bir Hıristiyan halk olarak görmekten çok, tarihsel olarak Kuzey Mezopotamya’da yaşamış ve medeniyetler kurmuş bir toplum olarak tanımlamaya yönelik çalışmalar yapılmaya başlanmıştır.[3]


Bu durum farklı görüşlerin ortaya çıkmasına neden olmuş ve bir noktada Kilise ile ulusalcı entelektüelleri karşı karşıya getirmiştir. ‘Ulus’ kavramına vurgu yapılması ve Hıristiyanlık öncesi Antik çağlarda kimlik ve kültür arayışları, kiliseye, yüzyıllardır din eksenli bir kimliğe ve birliğe sahip olmuş olan Süryani toplumunda zaman içinde dini duyguların ve kiliseye bağlılığın zayıflamasına neden olabileceğini düşündürtmüştür. Dolayısıyla, Hıristiyanlık öncesine dayanan tarihsel köken tezlerinde, Süryani kilisesinin çok temkinli davrandığı görülüyor.

Özetle söylemek gerekirse, bugün Süryani toplumu, ihtiyaçları noktasında Hıristiyanlık öncesi ve sonrası tarihsel dayanakları bir sentez-kimlik tanımlaması için güzel bir şekilde kullanmaktadır. Antik çağlarda büyük medeniyetler olarak gelişmiş Asur ya da Babil devletlerinin bugünkü varisleri oldukları iddiası aslında, kimseye zarar vermeyen ve iyi düşünülmüş bir dayanaktır.

Savaş ve Soykırım İddiaları

I. Dünya savaşının çok fazla bilinmeyen yönlerinden biri de hiç şüphesiz Süryani-Nesturilerin yüzyıllardır Osmanlı tebaası olarak yaşadıkları bölgede itilaf devletleri saflarında savaşa katılmalarıdır. Ağustos 1914’te savaş başlar başlamaz Osmanlı yönetimi Nesturi Patriği Mar Şimun’a Van Valisi Tahsin Paşa vasıtasıyla haber göndererek Türkiye’nin savaşa girmesi durumunda Nesturilerin en azından tarafsız kalmasını istemiştir. Bunun karşılığında bölgede Nesturilerin şikayetleri dinlenerek her alanda reform yapılması sözü verilmiştir. 2 Kasım 1914’te Rusya’nın Osmanlı İmparatorluğuna savaş ilan etmesi ve Rus birliklerinin Osmanlı-İran sınırında görünmeleri sonrasında Nesturiler taraf olarak Rusya’nın yanında savaşa dahil olmuşlardır. 2 Mayıs 1915’te resmen Osmanlı İmparatorluğuna savaş ilan eden Nesturiler 1917’ye kadar Doğu Anadolu’da Rus ordusunun yanında oluşturdukları birliklerle savaşmışlardır.


Son yıllarda Türkiye’yi suçlayıcı sözde Ermeni soykırımı iddiaları ile birlikte ileri sürülen Süryanilerin de soykırıma uğratıldığı iddiası gerçekleri yansıtmamaktadır. Özellikle Osmanlı sınırları içinde Mardin, Urfa, Diyarbakır ve Musul dolaylarında yaşayan Yakubiler ya da Kadim Süryaniler olarak bilinen Ortodoks Süryani gruplar ile Keldanileri, savaş başlar başlamaz Rusya’nın yanında yer alarak Osmanlı Devletine savaş ilan eden ve Van, Hakkari, Urumiye dolaylarında yaşayan Nesturi-Süryanilerden ayrı bir şekilde değerlendirmek lazımdır. Birinci grup Süryaniler bulundukları bölgede, Ermeni tehciri sırasında yaşanan bazı kargaşalar hariç savaş sırasında ve sonrasında da barış içinde yaşamaya devam etmişlerdir. Nesturi-Süryaniler ise savaşta taraf olarak yerlerini almışlar ve Osmanlı Devletinin Rus birlikleri ve Ermeni çeteleri ile Doğu ve Kafkas cephelerinde yaptığı mücadelelerde kayıplar vermişlerdir. Bugün Ermeni diasporasının teşviki ve işbirliği ile bu olayların, Süryanilere karşı yapılmış soykırım olduğu iddiaları arşiv belgeleri tarafından yalanlanmaktadır. İngiltere ve Amerika milli arşivlerinde konuyla ilgili belgelerde, I. Dünya Savaşı’nda Süryanilerin bölgede yüzyıllardır birlikte yaşadıkları ve sürekli bir şekilde husumet içinde oldukları Kürt aşiretleriyle olan mücadelelerine vurgu yapılmaktadır. Ayrıca Süryanilerin, Rusya başta olmak üzere Fransa ve İngiltere tarafından Osmanlı devletine karşı “Truva Atı” olarak görülmesi ve kullanılması söz konusudur. Her ne kadar bazı tarihçiler tarafından, Süryanilerin I. Dünya Savaşında çektikleri acıların gerçek sorumlularının, başta Rusya olmak üzere İtilaf Devletlerinin bölgedeki yanlış politikaları ve Süryanilere verdikleri sözleri tutmamaları olduğu vurgulanmakta ise de bugün Türkiye’ye yönelik Süryanilere soykırım yapıldığı iddiaları politik amaçlarla yapılmakta ve tarihi hakikatlere uymamaktadır. Özellikle, savaş sonrasında değişik nedenlerle Amerika, Avustralya ve Batı Avrupa ülkelerine göç etmiş ve kimliklerini korumak amacıyla örgütlenerek bir diaspora oluşturmuş olan Süryaniler için soykırım iddiaları, Ermeni diasporasında olduğu gibi bir varlık ve kimlik sorunu haline gelmiştir.


İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri milli arşivlerinde yaptığımız çalışmalardan çıkan sonuç şudur: Ne Osmanlı Devleti ne de dolaylı olarak bugün Türkiye Cumhuriyeti Devleti, I. Dünya Savaşı yıllarında Süryanilere soykırım uygulandığı iddialarıyla suçlanamaz. Bu konuda yabancı arşiv belgeleri Türkiye’nin elini güçlendirmektedir. Sözde Ermeni iddialarıyla kıyaslandığında Süryaniler ile ilgili iddialar konusunda Türkiye’nin hiçbir sıkıntısı söz konusu değildir. Paris Barış konferansına Süryaniler tarafından kendi tezlerinin de görüşülmesi isteğiyle sunulan dilekçelerde açık bir şekilde, savaşın başında Osmanlı Devletine savaş ilan ettiklerini ve sonrasında önce Rusya ile sonra da İngiltere ile birlikte Osmanlı Devletine karşı savaştıklarını ve binlerce kayıp verdiklerini ifade etmektedirler. Savaşta taraf olmuşlar ve savaş kuralları içinde bir mücadele gerçekleşmiştir. Bu noktada Wigram’ın kitabına koyduğu başlık durumu açıkça ifade etmektedir: “Our Smallest Ally” (en küçük müttefikimiz)”.

[1] E. Ferguson, (Ed.), Encyclopedia of Early Christianity, (New York & London, 1998) s. 1100-1102., F. L. Cross, (Ed.), The Oxford Dictionary of the Christian Church, (London, 1958) s. 98, 1315-1316., G.W. Bowesock, P. Brown & O. Grabar, Late Antiquity, A Guide to the Postclassical World, (Cambridge & London: The Belknap Press of Harvard University Press, 1999) s.710-713.[2] Bu konuya bir örnek olarak bkz. Murat Fuat Çıkkı, Naum Faik ve Süryani Rönesansı, (İstanbul: Belge Yayınları, 2004).[3] Bu konuyla ilgili tartışmalar için bkz. Lektör Bertil Nelhans, Asuri, Arami, Kildani, Süryani Adlandırmalararının Dünü Dünü Üzerine, (İsveç: Nsibin Yayınları, 1990).

Ekim 28, 2006

Hasan Sabbah..Terörizm..ve Gammazlama


Ilk ortaya çıkışı 8. yyla kadar dayanan batinilik mezhebi “nasların zâhiri manalarını kabul etmeyen , gerçek anlamları ancak tanrı ile ilişki kurabilen ‘mâsum imam’ın bilebileceği temel görüşünü savunan aşırı fırkaların adıdır” diye tarif edilmektedir.[1] Batiniler dünyanın "zulumle" ve "baskıyla" dolu olduğuna inanıyorlar ve kendilerini dünyayı "adalet ve hakkaniyetle doldurmak" için çabaladıklarını söylüyorlardı. Şehirdeki işi gücü olmayan toplumdan tecrid edilmiş halkı mevcut düzene dine ve sosyal hayata karşı bir başkaldırıya davet ediyorlardı.[2] Anlatılanlara göre Hasan Sabbah Alamut Kalesini zaptederek oarada ihtilalci bir propaganda yürütmüştür. Batinilik aslında Hasan Sabbah ile ayrı bir boyut kazanmıştır. Kendisi parlak bir zeka teşkilatçılık cebir geometri astronomi sihir ve dini ilimlere hakim birisi olmasına karşın Müridlerine eğitim ve öğretimi yasaklamış “Allah akıl ve düşünceyle değil imamın rehberliğiyle tanınabilir” diyerek müridlerini ilimden bilimden ve araştırmadan uzak tutmuş, peşinden sürüklemiştir.

Haşşâşîn (assassin)

Artık “masum imam adına davet eden dâiler” yerini esrarkeşlere bırakmıştır. Haşiş içtikleri için “haşîşî” olarak da anlandırılan müridlerine hasan sabbah cennet vaad etmiş ve onları bekleyen mutluluğu önceden tatmaları için esrar içirmiştir. Bu şekilde onlara her türlü emiri vermiş bir insanın yapmaya cesaret edemeyeceği şeyleri onların beyinlerini uyuşturarak yaptırmıştır.[3] Buna müridlerin aşırı bağlılığı itikadı da denebilir. Bir düşünür bu konuda şöyle demektedir. “bu çok sağlam bir itikatla beraber korkunç bir inhiraf müthiş bir sapıklığın ifadesidr. O bakımdan evvela itikadın çok sağlam ilahi esas ve prensiplere bağlanması gerekmektedir.”

Haşşaşin kelimesi bugün ingilizcede kullanılan “Assassin” kelimesinin kökenini oluşturmaktadır. Assassin kelimesi suikastçi adam öldüren anlamına gelip etimolojisi şu şekilde açıklanmıştır. “Medieval Latin assassinus, from Arabic hashshAshIn, plural of hashshAsh one who smokes or chews hashish, from hashIsh hashish”[4]

Suikastler..cinayetler..
Batıl bir mezhep olan batiniyye[5] Hasan Sabbah’ın liderliğinde çok zararlı faaliyetlerde bulunmuş, uyuşturucu ile kandırdığı fidâileri suikaslar yaptırmıştır. Ünlü Selçuklu verizi Nizamülmülk bu suikasta kurban gidenlerden birisidir. Kendisine bir arzuhal vereceğini söyleyerek huzuruna çıkan bir batınî fedaisi tarafından hançerlenerek öldürülmüştü.[6]Ardından Melikşah’ın, bir söylentiye göre av etinden zehrilenip hummadan diğer bir söylentiye göre ise zehir içirilerek öldürülmesi akıllara suikast sorusunu getirdi. Suikasa kurban gittiği açıktı.. Bu hazin ölümünün ardında Hasan Sabbah ve adamlarının olduğu sanılıyordu. [7] Devletin zirvesini devirerek ülkeyi bir kaosa sürüklemişlerdir. Taht kavgalarını, ve haçlı seferlerini fırsat bilen Hasan Sabbah, nüfuzunu artırarak cinayet faaliyetlerine hız vermiştir. Yeni yeni yerler alırken diğer taraftan propaganda faaliyetleriyle Selçuklu Devletini baskı altında tutmustur.Hemen hergün 5-10 insan fidâiler tarafından öldürülüyordu. Sultan Berkyaruk dahi suikastlerden nasibini almışt1r. Neyseki canlı kurtulabilmişti. Hasan Sabbah’ın öldürttüğü şahsiyetler genelde siyasi dini ve askeri kesimden insanlardı. Bu nedenle ülkede adeta terör havası esiyordu.

13.Yy. Ben Bu Filmi Bir Yerden Hat1rl1yorum Ama...

Dehşet ve korku salma anlamına gelen terör aslında tam anlamını bulmuştur. Yollarda emniyet diye bişey kalmamıştı. Fidailer hiç çekinmeden cinayet işleyebiliyorlardı. Halk sürekli korku içindeydi. Kanun venizam tanımayan söz konusu Batinilerin kökünü kazımaya karar veren Berkyaruk girisimlere baslam1st1. İşi hiç de kolay değildir. Büyük bir kararlılıkla hareket eden Berkyaruk batını olduğu bilinen kişilerin tutuklanmaısnı istedi. Bu beraberinde 1950 lerde Amerikada McCarthy’nin kominist avının benzeri bir ifşaat tablusunu da beraberinde getirdi. Insanlar sevmedikleri kişilere adeta batini diye iftira atarak fişlenmelerine onların ölmelerine sebeb olmuştur.[8] Yani halk terörize olmuştur. 35 Yıl faaliyetlerini sürdürdüğü Alamut kalesinde 1124 de ölmüştür.


[1] Batinilik mezhebi hakkında geniş bilgi için bkz. Avni İlhan; “Bâtıniyye”, TDVİA, C. 5, İst. 1992, s. 190, Abdülkerim Özaydın;agm, s.348
[2] Coşkun alptekin; age, s. 143
[3] Abdülkerim Özaydın “ Hasan Sabbah”, TDVIA, cilt 16 ist. 1997 s. 348
[4] http://www.seslisozluk.com/?word=assassin aynı zamanda bkz, Abdülkerim Özaydın; agm, s. 348
[5] “Ayetlerin dış manalarından ziyade bâtın yani iç manalarına ehemmiyet verdikleri için tanrı sıfatlarının bazılarını şüpheli gösterirler.” Ferit Devllioğlu; “Batiniyye” Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat, Aydın Kitabevi Yayınları, Ank. 1993, s. 73
[6] Coşkun Alptekin; “Büyük Selçuklular” Doğuştan Günümüze Büyük Islam Tarihi, c. 7, s. 143
[7] Coşkun Alptekin; age, s. 143
[8] Hasan Sabbah 1124 yılında otuz beş yıl aralıksız faaliyet gösterdiği Alamut Kalesinde öldü Abdülkerim Özaydın; “Hasan Sabbah” TDVİA, C. 16, İst. 1997, s. 348