Dr. Fethi Keleş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dr. Fethi Keleş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Şubat 13, 2009

Davos Çevirisinde Kim Daha Haklı?


Fethi Keleş
Syracuse University Maxwell School, NewYork

Bu yazi 13.02.2009 tarihli Referans Gazetesinde yayinlanmistir.


Can Dündar'ın Davos'taki hararetli Gazze panelinin son birkaç dakikasında yapılan simültane çeviriye ilişkin eleştirileri ve bu eleştiriye cevaben Birleşik Konferans Tercümanları Derneği (BKTD) tarafından yayımlanan basın açıklaması ilginç bir tartışma doğurdu. Dündar'ın iddiasına göre bazı cümleler çevrilmemiş, bazılarının da şu veya bu muhtemel gerekçeyle dozu düşürülmüş iken, BKTD'nin cevabına göre durum böyle olmayıp çevirmen "görevine sadık kalmış, meslek etiği ve kuralları açısından hata yapmamıştır." Öte yandan, BKTD basın açıklamasının sonunda kullanılan "ancak çok özel bir meslek icra eden konferans tercümanının performansını değerlendirecek kişilerin, bu mesleğin hangi koşullarda ne şekilde icra edildiği ve profesyonel değerlendirme kriterlerinin ne olduğu hakkında bilgi sahibi olmalarında da yarar vardır" cümlesiyle bir anlamda Can Dündar'a kibarca "lütfen anladığınız işlerle meşgul olun" denmiş oldu.

Bu tartışmada eğrilerin ve doğruların iç içe geçmiş olduğunu düşünüyorum. Dündar, normalde haklılık potansiyeli barındırabilecek bir eleştiriyi yanlış ve yetersiz örnekler üzerinden temellendirmeye çalıştığı için, söyledikleri tabir caizse güme gitmektedir. BKTD açıklamasında Dündar'ın somut iddialarına verilen cevapları, vaktiyle simültane çeviriyle profesyonel olarak iştigal etmiş birisi olarak ben genel hatlarıyla tatmin edici bulduğumu söyleyebilirim. Ne var ki bu durum, tartışmaya konu olan çeviride makul çerçevede eleştirilebilecek "eksik aktarma" ve "farklı aktarma" örneklerinin bulunduğu gerçeğini değiştirmemektedir.
Can Dündar'ın şu iddiasında tartışmasız haklı olduğu kanaatindeyim: Başbakan Erdoğan'ın "Biliyorum ki sesinin bu kadar çok yüksek çıkması, bir suçluluk psikolojisinin gereğidir" cümlesinin çevirisinde ("I feel that you perhaps feel a bit guilty, and that's why perhaps you have been so strong in your voice, so loud") doz düşmüş/vurgu azalmıştır. Aradaki fark, çeviriyle profesyonel olarak iştigal ediyor olmaksızın da tespit edilebilecek bariz bir farktır. Ne var ki, tartışmaya konu olan Davos çevirisindeki asıl sorun, Dündar'ın 2 ve 5 Şubat tarihli yazılarında dile getirdiği hususlarla ilgili değildir.

'Haydut devlet'in atlanması

Davos çevirisiyle ilgili olarak asıl dikkat edilmesi gereken şudur: Başbakan konuşması sırasında, kendi konumunu desteklemek amacıyla iki önemli Yahudi isimden alıntılar yapmıştır. Bunlardan birincisi, ismi Başbakan (dolayısıyla tercüman) tarafından Gilad Atzemoni şeklinde yanlış zikredilmiş olan Gilad Atzmon'dur. Başbakan, Atzmon'un "İsrail barbarlığı zalimliğin de çok ötesinde bir şey" ifadesini alıntılamış, bu cümle "Gilad Atzemoni says that Israeli barbarianism is way beyond what it should be" şeklinde çevrilmiştir. Çeviri, asıl cümlenin anlamını bir ölçüde muğlaklaştırmıştır. Başbakan'ın alıntısına kaynak olan cümlenin basılmış orijinali "The current Israeli brutality is nothing but evilness for the sake of evilness" şeklindedir (Çevirmenin cümlenin basılı orijinalini mutlaka bilmesinin elbette beklenemeyeceğini hatırlatmalıyım). Başbakan'ın "Bir Yahudi" sözcükleriyle Atzmon'un Yahudi kimliğine yaptığı vurgu da aktarılmamıştır. Bu muğlaklık ve vurgu eksikliği kendi başına anlam bütünlüğü açısından çok da önemli olmamakla birlikte, aşağıda bahsettiğim hususla birlikte düşünülünce önem kazanmaktadır.
Başbakan başka bir kaynaktan daha alıntı yapmıştır ve asıl üzerinde düşünülmesi gereken bu alıntının çevrilmemiş olmasıdır. İsmi Avi Shalom şeklinde yanlış telaffuz edilmiş olan, Oxford Üniversitesi Uluslararası İlişkiler profesörü Avi Shlaim'den yapılan alıntıdan söz ediyorum. Bu kaynaktan yapılan alıntı, profesorün yanlış telaffuz edilen ismi dışında çeviride yer almamıştır. Dikkat edilsin: Söz konusu alıntıda İsrail'in haydut devlet vasfı kazandığı söylenmektedir ve Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı, Shlaim'in bu cümlesini alıntılayarak hemen yanı başında oturan İsrail Devlet Başkanı Şimon Peres'e o iki dakikalık bölümün belki de en ağır sözlerini sarf etmektedir. Davos çevirisinde asıl mesele bu iki alıntının, özellikle de ikincisinin çevrilmemiş olmasıdır. "Haydut devlet" rastgele bir tahkir ifadesi değil, uluslararası ilişkiler literatüründe karşılığı olan teknik bir terimdir, bu terim ilgili devletin başkanının yüzüne karşı alenen söylenmiştir. Shlaim bu ifadeyi 7 Ocak 2009 tarihli Guardian gazetesinde kullanmıştır ("...it has become a rogue state..."). Kanaatimce, o birkaç dakikalık bölümdeki çeviriyi zedeleyen en önemli etken bu ifadenin tamamen atlanmış olmasıdır.

Özeleştiri gerekir

Sözlü çeviri faaliyetinin doğası hakkında bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaması gerektiği şeklindeki BKTD yargısı haklı ve meşrudur. Aynı zamanda BKTD başkanı olan çevirmenin Başbakan'ın mesajını içeriğine sadık kalarak aktarmaya çalıştığı da doğrudur. Ancak bu çalışma esnasında birtakım hatalar yapılmış olduğu da ortadadır. BKTD'nin yaptığını söylediği araştırmada bahsettiğim hususları fark etmemiş olması imkân ve ihtimal dışıdır, ne var ki yayımlanan bildiride Can Dündar'ın somut (ve çevirinin anlamsal bütünlüğü açısından nispeten önemsiz) birkaç eleştirisine değinmekle ve çalışma prensiplerine ilişkin soyut birtakım ilkelerden söz etmekle yetinilmiş olması, herhangi bir şekilde özeleştiri girişiminde bulunulmamış olması düşündürücüdür.

Ağustos 08, 2007

Korku Siyaseti Çökerken



Fethi Keleş (*)
 
Bu Yazı 03.08.2007 tarihinde Yenişafak Gazetesinde yayımlanmıştır

Başbakan Erdoğan'ın seçim günü akşamı yaptığı konuşma, plaza zevatının mevzi kaybıyla ilgili korkularını kısmen izale etmiş olsa gerek ki, kısa bir sessizlikten sonra abalar atıldı ve yeni sopalar gösterilmeye başlandı.
 
Memleketin parsel parsel satıldığı korkusu, yeni Cumhurbaşkanı belirlenirken uzlaşmaya gidilmezse muhtelif kademe ve kurumlardaki bürokratik elitlerin hale vaziyet edecekleri korkusu, Hudson kaynaklı kurgu-korkular, farkında olunmadığı varsayılan tehlikeleri merkez edinen söylemin inşa etmeye çalıştığı korkular, Makyevelizmden nasibini ziyadesiyle almış radikal solun ve bu arada radikal sağın oyuncağı olmaktan çıkıyor.

Münhasıran insana has olmasa da insanidir, insana dairdir korku. İnsanın biçimlendirdiği ve insanı biçimlendiren siyasal, ekonomik, dinsel, toplumsal ve sair pratiklerin bir yerlerine muhakkak ilişmiş, bazen bu pratiklerin mümeyyiz vasfı haline gelmiştir korku. Kimileri için ekonomik sermayeyi, kimileri için kültürel sermayeyi, kimileri için sembolik sermayeyi, kimileri için bunların birkaçını ya da hepsini birden artırma vasıtası olarak araçsallaştırıla-gelmiştir korku.

Korkuyu ve korkutmayı esas alan somut siyasal, ekonomik, dinsel ve/veya sembolik davranışların gerek muhtelif ideolojik aygıtların kullanımıyla gerekse alenen baskıcı yöntemlerle mükerrer bir nitelik kazanması, korku olgusunun, kendisini üreten pratiklerden bağımsız bir yapı haline gelmesiyle neticelenir kimi zaman.

Aksi yönde ve külli nitelikli bir irade beyanı söz konusu olana/olabilene dek, geniş halk kitlelerini oluşturan tek tek fertler, bir süre sonra farkında da olmayarak bu korku habitusunu fiili tasarruflarıyla yeniden üretip dururlar ve böylece muhkemleşir korku. Sürekli olarak benzer ya da aynı toplumsal, siyasal yahut ekonomik neticeler sadır olagelir bu yapıdan.

ÇANKAYA SINAVI

22 Temmuz seçimlerinden hasıl olan sonucun, geniş halk kitlelerini çeşit çeşit öcülerle korkutmaya şu veya bu ölçüde muvaffak olmuş, icabında bu uğurda çöl aşan plaza sakinlerini ne kadar şaşırttığına ibretle tanıklık ediyorum.
Dayatılan ve bir parça da içselleştirilmiş olan korku çemberinden çıkışı amaçlayan bir irade beyanı olarak da okunabilecek bu sonuç, ideolojik ve siyasal mevzilerinin düşmeye başladığını farkeden -kendi beyanlarıyla- uzaylı birtakım Türkler açısından biraz da ironik bir biçimde korkutucu bir niteliğe bürünmüş görünüyor.

Başbakan Erdoğan'ın seçim günü akşamı yaptığı konuşma, plaza zevatının mevzi kaybıyla ilgili korkularını kısmen izale etmiş olsa gerek ki, kısa süren bir sessizlikten sonra abalar atıldı ve yeni sopalar gösterilmeye başlandı. Korku siyasetinin çökmeye başladığını anlamaktan uzak görünen birtakım elitler, korku pompalama çabalarına kaldıkları yerden devam etmeye giriştiler. Emekli bir devlet görevlisi, Cumhurbaşkanlığı seçiminde “gerginlik” çıkması halinde 27 Nisan uyarısının niteliğinin değişebileceğini hatırlattı örneğin.

Korkutma yetki ve ehliyetinin herhalükârda kendilerine ait olduğu düşüncesiyle bir ömür tüketmiş zevatın bu yetkiyi kullanmaktan bir seçim sonucu dolayısıyla vazgeçivereceklerini düşünmek makul olmasa da, bu türden hatırlatmaların, dolayısıyla, varlığını korkulara ve korkutmaya borçlu siyaset tarzının, artık miadını doldurduğunu iyice görmek için bir test daha var önümüzde: Halihazırda kendisine vekalet etmekte olan cumhurbaşkanımızdan sonra gelecek cumhurbaşkanını seçme süreci.

Söz konusu süreçte, ezici bir seçim başarısı kazanmış iktidar partisinin, korku siyasetinin çöküşünü hızlandırmasını, halkın yıllardır dayatılan korku senaryolarından artık korkmayarak kendisine verdiği muazzam temsil yetkisini yalnızca ve yalnızca meşruiyetinin kaynağı olan halkla paylaşmaktan korkmamasını, birilerinin “uzlaşma” sözcüğü etrafında inşa etmeye çalıştığı söyleme gereğinden fazla itibar edilmesinin yeni korku kurgularına zemin hazırlamaktan başka bir işe yaramayacağının bilincinde olmasını, sonuç olarak, demokratik tasarruflarında korkmadan hareket etmesini temenni ediyorum.

Anlamsız korkularla kaybedecek başka onyıllarımız yoktur, olmamalıdır. Türkiye'nin demokratik tekâmülü, yıllanmış korkularını bir kenara bırakmaya başladığına dair seçim günü çok sağlam bir işaret vermiş olan halkın tavrının iktidar partisince aynen benimsenmesiyle yakından ilişkilidir.


* Syracuse Üniversitesi (New York) Antropoloji Bölümü
03.08.2007

Şubat 14, 2006

Öğrenilmiş Bir Davranış Olarak İSRAF


Fethi Keleş
Syracuse, New York
12 Şubat 2006

Öğrenilmiş bir davranış olarak israf: Amerika’dan bir fotoğraf karesi
Amerika ile ilgili olarak şu cümlelerden (ya da bunların muhtelif varyasyonlarından) en az birini hayatı boyunca en az bir kez duymamış olan varsa yazının geriye kalanını okumaya değer bulmayabilir:
1) “Amerikalı turist parayı döke saça harcar, aman kaçırmayalım abi!”
2) “Yahu şu Amerikan dizilerindeki arabalar da ne kadar devasa, yazık değil mi onca benzine, üstelik adamlar koca koca SUVleriyle az da gezmiyorlar hani!”
3) “Allah Allah, ne kadar çok obez (şişmanlık hastalığından muzdarip) varmış bu memlekette, yediklerinin yarısının kara kıtaya gönderseler açlık meselesi kökünden hallolur efendiler!.

Ve sair...

Bir de dünya çapında yapıldığı iddia edilen, mevhum bir anket var, hani şu meşhur tek soruluk (‘Lütfen, dünyanın geri kalan kısmındaki yiyecek eksikliğine bir çözümle ilgili kişisel görüşünüzü dürüstçe belirtiniz’) anket..Efsaneye göre, Kuzey Amerikalıların (ABD + Kanada) “dünyanın geri kalan kısmı” ifadesinin ne anlama geldiğini bilmedikleri için cevaplayamadıkları anket.
Daha fazla geciktirmeden bu yazıyı meşgul edecek soruyu soralım: Muhtelif sosyal inşa süreçleri sonunda “Umursamaz, müsrif Amerikalı” olarak tavsif edilerek mücessem bir hakikat olarak görülegelen insan şubesi, israf adı verilen davranışlar bütününü nasıl oluyor da bu denli içselleştiriyor? Soruya cevaben ekonomi-politik soslu süreç tanımları umanlara yahut ortaya karışık bir Marx-sömürgeci kapitalizm tahlili bekleyenlere bir süreliğine boş verelim. Onlar cevap yolculuğunun ileride uğrayabileceğimiz durakları. Sorunun bizi çıkardığı yolculukta ilk durağımız neresi biliyor musunuz? Bir kreş, ecnebi lisanındaki ifadesiyle Daycare Center.
 
Bizim Oğlanın Kreşi
Türkiye’de doğmuş, dört yaşını henüz doldurmuş, halihazırda New York Eyaletinde bulunan Syracuse şehrinde yaşayan, yaklaşık bir yıldır hafta içi her gün sabah 8.30, akşam 5.30 saatleri arasında düzenli olarak bir kreşe devam eden bir çocuk Ömer. Devam ettiği kreşin, babasının antropolojik gözlemlerine konu olduğundan haberi yok. Ben Ömer’in kreşinde tipik bir günde gözlemlediklerimi tasvir etmeye çalışacağım, cevap yolculuğunda durduğumuz bu ilk durağın doğru yer olup olmadığına karar vermek size düşecek.

Saat yaklaşık 8.45: Öğretmeni, Ömer’le birlikte değişik renk, millet ve ebattaki arkadaşlarını büyütülmüş de küçültülmüş diyebileceğimiz 8 kişilik bir masacığın etrafında toplar ve hepsine o minicik sandalyelerine oturmalarını söyler. Kahvaltı hazırlıkları başlamıştır. Üzerine süt dökülerek yenecek mısır gevreği en yaygın kahvaltılıktır. Oval bir çorba kâsesi büyüklüğündeki kaplara mısır gevrekleri öğretmen tarafından boşaltılır. Daha sonra kâselere süt dökülmesi işlemine sıra gelir. Çoğu uykulu gözlerini kamaştırmakla meşgul, ortalama 3-4 yaşındaki bebeciklere sorulur mısır gevreklerinin üzerine yarım yahut bir galonluk büyükçe şişelerden süt akıtılmadan evvel: Süt istiyor musun? ‘Evet’lere ve ‘hayır’lara göre gerekli taksimat yapılır.
5-6 dakika kadar sonrası: Çocuklardan biri, robotik bir şekilde ifa edegeldiği kaşığı kâseye götürüp getirme ritüelini bırakmıştır. Kâsenin üçte ikilik kısmı henüz doludur. Öğretmen sorar: “Doydun mu?” Çocuk, “evet” der. Öğretmen, cevaba kayıtsız şartsız itimat eder, çocuğun önünde duran, kısa bir süre önce doldurulmuş kâseyi, ‘masacığın’ iki metre kadar ötesinde yer alan ve takriben bir metre uzunluktaki, üzeri açık, silindir şekilli çöpe arkasına bile bakmadan, diğer çocukların hiçbir çaba sarfetmeksizin rahatlıkla görebilecekleri şekilde boşaltıverir. Birkaç dakika sonra başka bir çocuk masadan kalkar, bir önceki kadar ya yemiştir ya da yememiştir kahvaltısını: Koşar adımlarla çöpe uçar, kâsesini tıpkı öğretmeninin yaptığı gibi çöpe boca eder. Sonra bilgisayarın (yahut, duruma göre televizyonun) başında bekleyen arkadaşının yanına gider.
Saat 12.15 civarı: Öğle yemeği yenirken, Ömer’in yanında oturan arkadaşı Ömer’in pantolonuna kazara meyve suyu damlatır. Öğretmeni, Ömer’i bir süre sonra yerinden kaldırır. Birlikte, dökülen birkaç damla meyve suyunu temizlemek üzere aynı oda içinde bulunan banyoya doğru değil, çocukların dolaplarının bulunduğu ve odanın hemen dışında uzanan koridora girerler. Ömer’in dolabından yedek pantolonu çıkartılır ve giydirilir. ‘Kirlenen’ pantolon, Ömer’in dolabında yer alan poşete yerleştirilir. Belki de iki gün önce yıkanıp kurutulmuş pantolon en kısa sürede yıkanmak üzere Ömer’in ailesince çamaşırhaneye götürülecek, bu iş için benzin, deterjan, su ve tabii emek harcanacaktır. Herhangi bir çocuğun başka bir kıyafetinin başına benzer bir kaza geldiğinde, öğretmen benzini, deterjanı, suyu ve emeği yine düşünmeyecek, bir önceki uygulamayı aynen tekrar edecektir.
Saat 18.15 civarı: Babası Ömer’i kreşten almış, eve getirmiştir. Akşam yemeği vakti gelmiştir. Ömer, annesinin hazırladığı leziz yemeği yemek için, masaya yetişmesini sağlamak amacıyla üzerine küçük bir takviye koltuğu yerleştirilmiş sandalyesine kurulur. O akşam menüde pilav ve kıymalı bezelye vardır. Takriben 10-12 santimetre çapında bir tabağa iki ayrı yemek her biri yarım ay görüntüsü verecek şekilde konmuştur annesi tarafından itinayla. Ömer, anne-babasıyla birlikte akşam yemeği macerasına başlar. Bir süre sonra tabağının etrafında bezelye ve pilav taneleri birikmeye başlamıştır. Yemeğe katık olarak konmuş ev yapımı yoğurt, masanın üzerine döküle saçıla yenmektedir. Anne ve babanın çırpınışları, Ömer’in öğrenilmiş umursamazlık gösterileri arasında kaybolup gitmektedir.
Saat yaklaşık 20.15: Uyku saati yaklaşmaktadır. Uyku öncesi bir bardak süt içme ritüeli itinayla ifa edilecektir bu akşam da. Kaza bu ya, Ömer sütünü içerken üç beş damlayı üst pijamasına döküverir. Sütü elinden bırakır delikanlı, annesine koşar: “Anne bu pislendi, başka pijama ver” der. Bazen bununla yetinmez, çıkartılan pijamanın çamaşır sepetine atılmasını garantilemek için türlü numaralara da başvurur.
İsraf ve umursamazlık, her gün defalarca gözlenerek, günlük pratiklerin normal bir parçası haline getirilerek ‘öğrenilmiş’ bir hal almıştır. Allah’tan, Ömer’in anne ve babası, “yeyiniz, içiniz ve fakat israf etmeyiniz” düsturunu esas almış bir şuuraltı müktesebatının mahsulleridir. Bir süredir kendilerince birtakım tedbirler almışlar, öğrenilmiş bir davranış olarak israfın çocuklarının şuuraltının tabii bir parçası haline gelmemesi için birtakım çabalara girişmişlerdir.
 
Peki, anne- babaları, vâsileri, üvey ya da koruyucu anneleri-babaları onyıllar, belki de yüzyıllardır israfı ahlâki bir problem olmaktan soyutlayıp öğrenilen herhangi bir davranış haline dönüştürmüş pratiklerle ve algı çerçeveleriyle büyümüş, neredeyse doğar doğmaz gitmeye başladıkları ve yıllarca devam ettikleri kreşlerde bu pratikler bütününü gözleyerek ve uygulayarak yetişmiş çocuklar ne durumda dersiniz?
 
O çocukların hepsine dair genellemeler yapmam zor elbet. Ama bazılarının büyüdükleri zaman turist sıfatıyla döke saça para harcadığını, kimilerinin 50 metre ötedeki markete yürüyerek gitmek yerine 8 silindirli Hummer jeeplerini çalıştırıp bilmem kaç litre benzin tükettiklerini, bir kısmının da dörtte üçü yenmemiş duran hazır yemeği umarsızca çöpe fırlatıp geçen hafta marketten aldığı ve derin dondurucusunda sakladığı dev pizzayı fırına verdiğinden eminim.



Eylül 13, 2005

Senelerden 2001, Aylardan Eylül: Onbirinci Günün Hatırası

Tarihcigozuyle.com sizlerle, alanında uzman sosyal bilimcilerin yazılarını, düşüncelerini ve yorumlarını paylaşmaya devam ediyor. 11 Eylül hadisesinin etkileri, üzerinden 4 yıl geçmesine rağmen tüm dünyada hissedilmeye devam ediyor. Tarihcigozuyle okurlarının yakından tanıdığı bir antropolog, NewYork Syracuse Üniversitesi'nden Fethi Keleş'in bu site için özel olarak kaleme aldığı ikinci yazısını yayınlıyoruz. Beğeneceğinizi umduğum bu yazı için Sayın Fethi Keleş'e teşekkürlerimi sunuyor ve bu yazıyla sizleri başbaşa bırakıyorum. CU

Senelerden 2001, Aylardan Eylül: Onbirinci Günün Hatırası
Fethi Keleş
Syracuse, New York

11 Eylül 2001 günü uçakların Dünya Ticaret Merkezi’ne ve bir rivayete göre Pentagon’a da çakılmasıyla vuku bulan hadisenin Amerikan toplumsal hafızasında ne şekillerde tecessüm ettiğine dair gözlemlerimi her geçen gün daha da nitelikli hale geldiğini gördüğüm Tarihçi Gözüyle sitesi aracılığıyla paylaşmak üzere yazıyorum bu kısa yazıyı. 11 Eylül hadisesinin hatırası neye benz(etil)iyor Amerikan toplumsal vicdanında? Bugün bu soruya cevap arayacağız.

11 Eylül ve Bumper Sticker Kapitalizmi

Bu memlekette (pek tabii ki bu memleket, Amerika) 11 Eylül’ün hatırda tutulduğunun en mücessem işaretlerinden birisi, marka model ayırımı gözetilmeksizin her çeşit aracın arka tamponuna yapıştırılan ve İngilizce’de bumper sticker kelimeleriyle bilinen tampon çıkartmaları. Genellikle kurdela şeklinde olduğu görülen bu çıkartmalar muhtelif renklerde basılırak tüketime sunuluyor. Tüketilen pek tabii ki tarihsel bir dönüm noktasının paraya tahvil edilmesini sağlayan bir hatırlama aracı. Zaman zaman merak ediyorum, acaba bu çıkartmaların basıldığı matbaaların tabelalarında şöyle iri puntolarla yazılmış “Her türlü acınız itinayla metalaştırılır” gibisinden bir ifade var mıdır? Öğrendiğimde site okurunu da bilgilendireceğim. Bu tahavvülatı fehmetmek için siz okurlar şimdilik bunun Marx’ın commodity fetishism dediği tavırlar bütünün ilginç bir tezahürü olabileceği önerisiyle yetinin efendim.

Otobüs Duraklarında Kimlik Arayışı

Reklamcıların transit shelter advertising dedikleri yöntemin Amerikan kimliğinin yaslandığı iddia edilen değerler kümesini daha da muhkem kılmak için uygulamaya konması, bugünkü yazımızın ikinci gözlemi.
Otobüs duraklarında beklerken, durağa bir hattat titizliğile hakkedilmiş 9/11: Always Remember Who We Are (11/9: Kim Olduğumuzu Her Daim Hatırla) posterlerinin, durakta bekleyenlerin ve duraktan geçip gidenlerin gözlerinin içine sokulduğunu görüyoruz ve kendimize şu soruyu soruyoruz: Neyi hatırlayalım? Bu ve benzeri posterlerin yapıştırıldığı duraklardaki muvakkat popülasyonun çoğunlukla siyahlardan teşekkül ettiğini hatırımızdan hiç çıkarmamakla işe başlayabiliriz. Zaten, kendisinden de bizzat dinleme imkanı bulduğum üzere, Samuel Huntington Who Are We? (Biz Kimiz?) adlı kitabında öyle demiyor muydu? “Amerika, en baştan Anglo-Protestan ve beyaz olarak bir ülke tanımlandı...” Kimbilir, Katrina’nın sesi de Huntington’un Harvard’daki ofisinden pek duyulmamıştır. Yahut Huntington, şu otobüs duraklarında pek de beklememiştir.

11 Eylül’ü Ekrana Kafeslemek

CNN International’ın haberine göre Hollywood da 11 Eylül’ün hatırasının her daim canlı tutulması için kendi mütevazı katkısını sağlamak üzere çalışmalara başlamak üzereymiş. Müstakbel 11 Eylül filminde Nicolas Cage başrolde oynayacakmış.
Kimbilir, bu kadar mühim bir vazife görecek bu fılmde görev alacak ekip ve oyuncular, 11 Eylül’de ölenlerin yakınlarına isabet etmiş kederin daha fazla insan tarafından paylaşılmasına ve bu vesileyle söz konusu kederin hafifletilmesine katkıda bulunmak üzere bu film projesinden para almamayı yahut çok cüz’i bir bedelle çalışmayı, dahası filmi pazarlayacak şirket de kendi çapında bu hatırla(t)ma projesine destek olup bilet fiyatlarını çok ama çok düşük tutmayı, müstakbel izleyicilerden 1 sent gibi sembolik bir rakam tahsil etmeyi düşünüyordur. Ne demiştik: “Her türlü acınız itinayla metalaştırılır”!

Kısa olacağını taahhüt ettiğimiz bu yazıyı şu sonuçla noktalayalım: Foucault der ki, bir toplumun hafızasını kontrol ederseniz, o toplumun sadece neleri hatırlayacağını değil, geçmişi nasıl hatırlayacağını da kontrol edersiniz. Metalaştırılan (commodified) 11 Eylül’ün Amerika’daki bazı yansımalarını sizinle paylaşmaya çalıştım bu yazıda. Agresif siyasal tavırlara meşruiyet kazandırmak gayesiyle araçsallaştırılan (instrumentalized) 11 Eylül’ün dünyadaki yansımalarına da bir yıl sonra değiniriz belki.

Tarihçi Gözüyle okurlarına teşehhüt miktarı kadar da olsa tefekkür imkanı sunabildiysem bu yazıyı yazmaya değmiştir diye düşüneceğim. Tarih, tekerrür kadar, tefekkürden de ibaret olsa gerek zira. (Fethi Keleş'in diğer yazısı burada)

Temmuz 15, 2005

SREBRENITSA’DAN AMERIKA’YA BOŞNAKLAR: BIR KIMLIK HIKAYESI

Fethi Keleş, 1999'da Boğaziçi Üniversitesi Mütercim Tercümanlık Bölümü'nden mezun oldu. Fatih Üniversitesi Tarih Anabilim dalından Yüksek Lisansını aldı. Halen ABD'nin New York Eyaleti'ndeki Syracuse Üniversitesinde Antropoloji Doktorası yapmaktadır. Bu yazıyı "Tarihçi Gözüyle" okurları için kaleme aldı.
 
Bu yazı New York eyaletinin kuzeyinde yer alan Syracuse Şehrinden yazılıyor. Srebrenitsa katliamının onuncu yıldönümünün idrak edildiği şu günlerde Syracuse şehrinin özelde benim için genelde ise bu yazıya zaman ayıracaklar için mühim bir tarafı var: Yakınları 1995 Temmuz’unda Srebrenitsa’da öldürülen yüzlerce Boşnak mülteci yaklaşık on yıldır burada yaşıyor. Syracuse şehrindeki Boşnaklar üzerine antropolojik alan araştırması yapacak olmam, bu şehirdeki Boşnak mülteci varlığıyla özel ilgimin temelini tesis ediyor. Genel olarak Amerika’daki hususen de Syracuse’deki Boşnaklar hakkındaki bazı gözlemlerimi “Tarihçi Gözüyle” okuruyla paylaşmak isterim. Değerlendirmelerimin kahir ekseriyeti, Amerika tecrübesinin Boşnak kimliğinin rotasını ne yönde belirleyebildiği hakkında.

Amerika Birleşik Devletleri’ndeki en büyük Boşnak varlığını, sayıları on binlerle ifade edilen ve Missouri eyaletinin St. Louis şehrinde yaşayan mülteciler oluşturuyor. Bunun dışında, demografik dağılıma şöyle bir göz attığımızda, Amerika’nın farklı farklı eyaletlerine ve şehirlerine yerleştirilmiş irili ufaklı Boşnak mülteci gruplarıyla karşılaşıyoruz. New York City, Chicago ve San Francisco mültecilerin yerleştirildiği yerlerden bazıları. Yukarıda da belirttiğim üzere, Syracuse şehrini diğerlerinden ayıran özellik, Srebrenitsa’nın hayatta kalan eski sakinlerinin üç dört bin kadarının artık burayı mesken ve dahi vatan edinmiş olması.

Boşnak kimliği ve Amerikan tecrübesi hakkındaki değerlendirmelerime geçeyim: 2001 yılında San Francisco Halk Sağlığı Dairesince Boşnak mülteciler üzerinde yürütülen bir çalışmaya katılan Boşnakların çoğu kendilerini kültürel anlamda Müslüman olarak gördüklerini belirtmişler, dini faaliyetlere zaman ayırmadıklarını söylemişlerdir. Bir bakıma, etnik kimliğin kültürel anlamda dini kimlikle bir görülmesi (Boşnak eşittir müslüman) şeklinde yorumlanabilir bu durum. Dinin kültürel bir form olarak algılanması, Boşnak mültecilerin bulunduğu Amerikan şehirlerindeki camilerde Boşnakların pek görünmemesini kısmen izah ediyor olabilir (Pek tabii ki dindarlığın yegane tezahürünün camiye gitmek olduğunu söylüyor değilim; camilerin Amerikan toplumu içindeki yeri için ise herhalde ayrı bir yazı gerekecektir). Bosna savaşı sırasında dünya müslümanlarından yeterli ilginin görülmediği, Boşnak müslümanların Birleşmiş Milletler şemsiyesi altındaki Hollandalı barış gücü askerlerinin korumasına bırakılması, bu askerlerin şehri Sırp komutan Mladic’e teslimi ve benzeri hususlar da özelde Boınak mültecileri aralarında daha fazla görmek isteyen Amerikalı müslümanlara genelde ise dış dünyaya karşı Boşnak mültecilerin izhar ettiği güvensizliğin ve/veya ilgisizliğin diğer sebepleri olarak görülebilir.

Etnik kimliğin kültürel anlamda din üzerinden tanımlanmasına örnek sayılabilecek ifadeleri, Syracuse’de yaşayan Boşnak mültecilerden ve bu mültecileri aralarında pek göremiyor olmaktan yakınan Syracuse İslam Toplumu yetkililerinden çok kez duyduğumu söyleyebilirim. Kimi Boşnak gençler, hem müslümanlıklarına kötü söz edilmesinden rahatsız olduklarını belirtmekte, hem de, örneğin (İslam Toplumu yetkililerinden öğrendiğim ve bizzat gözlemleyebildiğim kadarıyla), şehirdeki camide kılınan Cuma namazına (şehirde Boşnak mülteci nüfusunun yüzde onunu aşmayacak bir kısım dışında) gelmediklerini ifade etmektedir. Öte yandan, Syracuse’deki Boşnakların dini kültürel bir motif olarak tanımlamakla yetinmemelerini isteyen, tahkiki bir algı geliştirmeleri için çaba gösteren ve bu çabayı Amerika’daki Boşnak varlığının dinden kopmaması için hayati gören az sayıda Boşnak müslüman da var. ıslam Toplumu yetkilileri de Boşnak bir imam yardımcısı istihdam ederek bu yönde bir algıyı geliştirme ve tahkim etme çabalarına destek veriyor. Gerek bu yetkililer gerekse Boşnak hocalar, kimi Boşnak gençlerin ebeveynlere saygıda kusur etmek, eve geç vakitlerde dönmek, alkol kullanmaya başlamak gibi faaliyetlerle tarifini yaptıkları bir ‘Amerikan’laşma sürecine girmiş olmalarından şikayetçiler. Kendisiyle görüşme fırsatı bulduğum ve benimle aynı üniversitede çalışan, ayrıca mültecilere karşılık beklemeksizin ilmihal dersleri veren Boşnak arkadaşım, Syracuse şehrindeki mülteci varlığının Boşnakça’nın korunması ve genç Boşnak nesline aktarılması konusunda ciddi sıkıntılar yaşadığını ve yaşayacağını, Boşnak çocukların kendi aralarında yalnızca İngilizce konuştuklarını, bir belki iki nesil sonra Boşnakçadan tamamen kopmuş olabileceklerini belirtiyor.

Syracuse’de yaşayan Srebrenitsalı mülteciler, 1995 Temmuz’unda yaşadıkları vahşetin hatırasının hem kendi zihinlerinde hem de dış dünyanın zihninde taze kalması için birtakım çabalar içine giriımişler. Boşnakça ve ingilizce olarak hazırlanan kitapçıklar, arabalara yapıştırılmak üzere hazırlanmış Never Forget Srebrenitsa (Srebrenitsa’yı Asla Unutma) çıkartmaları, katliamın yıldönümünde düzenlenen anma toplantıları bu çabalara örnek olarak gösterilebilir. Bu ve benzeri çalışmalar, Boşnak mültecilerin (kültürel anlamda da olsa) dini ve lisani kimliklerini Amerika’daki varlıkları süresince yitirmemeleri konusunda kaygılanan Boşnaklar tarafından, Amerika’da kolektif bir Boşnak şuuru oluşturma ve bunu muhafaza etme adına atılmış önemli adımlar olarak görülüyor.

Atılan bu adımların ortaya ne çeşit bir Boşnak-Amerikan kimliği çıkaracağını elbette zaman gösterecek. Bir yanda Srebrenitsa’yı ve Srebrenitsalıları kana ve gözyaşına boyayan savaşı sona erdiren ve yeni bir vatan olarak mesken tutulan Amerika’ya duyulan minnettarlık, öte yanda etnik kimliği kültürel yahut tahkiki bir din ve dil algısıyla sürdürme gayretleri. Boşnak-Amerikan kimliğinin hamuru, bu minnettarlık duygusunun söz konusu gayretlerle karışmasıyla hasıl olacak bir maya ile yoğrulacak gibi görünüyor. Hangi ‘tadın’ baskın çıkacağı şimdilik meçhulumüz.