Doç. Dr. İbrahim Tüzer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Doç. Dr. İbrahim Tüzer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Ekim 06, 2008

Çıplak Gerçek: Ölüm ve Modern İnsan


Dr. İbrahim TÜZER
Kırıkkale Üniversitesi

Ölüm ve beraberinde gelen düşünceler, insanoğlunun dünyayı “mekân” tuttuğundan bu yana, en büyük problemlerinden biri olmuştur. Kimilerine göre ölüm bir kurtuluş, kimilerine göre en büyük anksiyete kaynağı, kimilerine göre bir son, kimilerine göre de hayat karşısında “diri” durmanın vazgeçilmez bir koşuludur. İnsanların ölüm karşısında almış olduğu tavır, onların varlık sebeplerini kavrayışlarıyla doğrudan ilgilidir. Ne zaman ve nasıl sona ereceği belli olmayan, ama bir gün mutlaka bitecek olan bu hayatın anlamına dair herhangi bir endişesi olmayan insanın, ölüm karşısında da tükenmesi kaçınılmazdır.

Dünyadaki varoluşunu sorgulamaya başlayan insan, hayatın anlamıyla ilgili “bilgilenme”yi, diğer bir ifadeyle “farkındalık süreci”ni yaşamaya başlar. Bu süreçte insan, “var olmayı unutma” durumundan “var olmayı düşünme” durumuna geçer. Söz konusu ikinci süreçte esas olan varlığın “gidiş”i değil “oluş”udur. “Var olmayı düşünme” sınırında hareket eden insan, eşyaya ve hâdiselere sıradan hayat olayları gibi bakmaz. Kendi olanaklarını ve sınırlarını keşfederek ne olduğunun “bilincine” varır. Onun için “var olanlar” ve “varlıkta olanlar” hep birer “oluş”un devamıdır. Martin Heidegger bu duruma “otantik olma” adını verirken, “var olmayı unutma” durumuna da “otantik olmama” demektedir.

İnsanoğlunun mevcut olan diğer canlılardan farkı, sadece bir gün öleceğini biliyor olmasında değildir. En büyük fark, insanın ölümle karşı karşıya olduğunun bilincine varması ve varoluşunu ölüme doğru yaptığı yolculukta kazandığını bilmesidir. Dolayısıyla ölüm, hayatımızı “otantik” bir tarzda yaşamamız için olası kılan bir durum”dur. Her ne kadar ölümün fizikselliği insanı tahrip etse de ölüm fikri insanı korur ve onun gündelik kazanımların peşi sıra tükenip yitmesini engeller.

Bu bilinçlenme sayesinde insan diğer canlılardan ayrılmakla kalmaz, beşer içerisinde de farklı bir konuma yükselir. İnsan kılığında karşımıza çıkan bir kimsenin insan olup olmadığını ölüm karşısında takınmış olduğu tavır dolayısıyla anlamamız çok zor değildir. Nitekim ölümün “insan hayatı”na katmış olduğu anlamı ifade için, Heidegger “yalnızca insanlar ölür, diğerleri telef olur” demekte ve “insan” olmanın telef olmaktan kurtulmak olduğunu dile getirmektedir.

Modern dünyanın insanlar ve eşyalar üzerindeki yıpratıcılık ve “kimliksizleştirme” çabası, etkisini en çok da ölüm düşüncesi üzerinde göstermiştir. Öyle ki modern zamanın insanı hayatın sıradanlıkları arasında körleştiğinden, ölebileceğini dahi aklına getirmez. Modern öncesi çağda ölümün “evcilleştirilmiş” olması, modern insanlar tarafından anlaşılamaz Otantik olmayan bu hayat tarzı içinde ölüm ve ölüler mekândan/kentten uzağa atılır. Baudrillard, “Simgesel Değiş Tokuş ve Ölüm” adlı kitabında ölülerin zaman içerisinde, köy ve kent merkezlerinin sıcaklığını yansıtan ve insanların bir araya toplanmak için de kullandıkları mezarlıklardan alınarak “dış”a doğru atıldıklarına dikkat çeker ve “yeni kentler ya da çağdaş metropollerde gerek fiziksel mekân gerekse zihinsel mekân anlamında ölüler için öngörülen hiçbir şey”in olmadığını söyler.

Modern insan, Victor Frankl işaret ettiği gibi ölümün bizi benliğimizin asıl gerçekliğine uyandırdığını ve “var olmayı düşünme” durumuna çağırdığını unutmuş durumdadır. Montaigne’nin çağlar öncesinde dile getirdiği “nasıl yaşanacağını öğrenmek istiyorsan ölümü düşün” nasihatinin tam tersine o, ölümü giderek hayatından daha çok uzaklaştırmaktadır. Fakat bu durum ölümün onun hayatından tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmez. Ölüm varlığını beğenilmeyen, çıplak ve önemini kaybetmiş bir “gerçek” olarak sürdürmektedir.

Gelip geçici olan kazanımların arkasını kovalayan modern zamanın insanı, hayatın “giz”ine sırtını dönmüştür. Yaşadığı müddet boyunca iç dünyasını zenginleştirmeyi değil de kısırlaştırmayı seçen bu insanın, toplum tarafından kendisine sunulanı peşinen kabul etmekten başka şansı olmaz. “Kendilik” vasfını kazanma yolundan çok uzakta olan modern insan için ölüm, “çok dar anlamlıdır. Belki anlamlı bile değildir.”

Ölümün/ölümlülüğün üstesinden gelemeyen modernite, bu büyük gerçeği göz önünden ve zihinden uzaklaştırma yollarını arar. Zygmunt Bauman’ın dediği gibi, onu başa çıkılabilir küçük parçalar halinde “akla uydurma”ya çalışır. Ölümün metafizik boyutuyla ilgilenmeyen modern insan için artık o, evcil değildir. “Kalabalıkların” mutluluğunu düşünen modern zamanın “yönlendiriciler”i ölümü vazgeçilmez bir tüketim aracı olarak görürler. Ölüm fikrini “öldüremeyen” modern insanın, bu “gerçek” karşısında başvurduğu çareler vardır. Hastalıklarla boğuşan insan, ölümün soğuk nefesini hissetmeye başlayıp yok olup gideceğini anladığında, Kierkegaard’ın ifadeleriyle söylersek, “ölümcül hastalık” olan “umutsuzluk”la baş başa kaldığında kendisini hiç çekinmeden modern tıbbın/tüketimin kucağına atar. Ölümü bu şekilde uzaklaştırdığına inanan ve “varolmayı unutma” durumunda yaşamaktan kendini alamayan modern insan, ölür gider fakat arkasında, bir yığın “tedavi” masrafları bırakır.

Modern insan için artık arkasından ağıtlar yakılan ve ölümün tevekkülle karşılandığı bir hayat tarzı söz konusu değildir. Modern zamanın insanı, ölümü ve ölümlülüğü hayatından çıkarmak için ne gerekiyorsa yapar. Baudrillard, batı kültürünün tümüyle sağlıklı olma yani yaşamı ölümden temizleyip kazıma üzerine oturtulduğunu söyler. Ölümü her ne pahasına olursa olsun sterilize etmek, örtmek, gerekmektedir. Hayattaki varoluşlarını mideleriyle orantılayan kendilerinin uzağına düşmüş olanlar ölüm fikrini “fermuarlayarak” şimdilik, hayatlarından uzağa atarlar. Böylelikle, alışılageldiği gibi gündelik işlerini yapmaya devam eden ve hayatlarının sonuna yaklaşan insanlar da “ölmek”ten ve “ölmüş olandan” rahatsız olmamış olurlar.

Hem ölümün bizzat kendisi hem de ölüm fikri, modern dünyada sıradan işler kadar dahi yer almaz. İnsanların hayatlarından sınır dışı edilen ölüm, etraftakilerin keyfini kaçırdığından müstehcen ve rahatsız edici bir şey haline gelmiştir. Çevreden geçenlerin gözleri ve duyguları rahatsız olmasın diye cenaze alayı programları bile en düşük seviyede tutulur. Böylesine “kaba” olan bir “gerçeğin”, kimliklerin ve sözcüklerin içinin boşaltıldığı “uzay-zamanı”nı yaşayan modern insanın hayatında, bir boşluktan ve hiçlikten öteye gitme şansı yoktur.

Ölüm, bu haliyle “gündelik sözlerimiz arasında geçecek kadar kaba”dır.

Ekim 20, 2005

“HOŞ/ÇA KAL”

Böylesine anlamlı bir sayfaya merhaba der demez ardından hemen “hoşçakal” demek biraz garip görünebilir. Fakat her başlangıç içerisinde bir sonu, bitişi de barındırdığından bu ayrılık sözcüğünün kullanıldığı zaman diliminin de çok önemi bulunmuyor. Önemli olan kullanılan sözcüğün anlamına dair endişeler taşımak galiba. Dilde pelesenk haline gelmiş olan bu sözcüğü günde kim bilir kaç defa savuruveriyoruz dudaklarımızdan. İçi boşaltılmış sözcüklerle örgülediğimiz hayatımız, ne kadar sahici kılıyor bizleri bilemiyorum ama her dem biraz daha “kıtsch”leşmekten kurtulamadığımız çok belli. “Hoş/ça” “olma” ve “kalma” haline biraz daha yakınlaşmak istedik hepsi o.
Can Uğur’a ve sevgili ‘tarihcigozuyle’ takipçilerine…Dr. İbrahim Tüzer

“HOŞ/ÇA KAL
Dr. İbrahim TÜZER
Kırıkkale Üniversitesi
Bir ayrılık, bir veda sözcüğü gibi geliyor ilk başta “hoşça kal.” Fakat bu ayrılışta, diğer ayrılmalardan farklı olan bir durum var gibi. Ayrılmak/kopmak istememek fakat mecbur olunduğundan dolayı bu ayrılışı yaşamak.. Bu mecbur olana katlanılırken de geride kalan için endişe duymak ve onun “hoş” bir keyfiyet içerisinde kalmasını dilemek. “Hoş/ça”, “Kalmak” ve “Olmak”. Bu üç durum biraz birbirinden farlı gibi görünüyor. “Hoşça bir hal içerisinde ‘olma’” insanın kendisi için daha mümkün olan bir durum gibi. En nihayetinde insan, kendi hayatıyla ilgili yapıp etmelerinde diğer insanların hayatlarından çok daha serbest bir alanda hareket etme imkânını elinde bulunduruyor. Bu imkanla insan, hayatı algılama alanından yaşama alanına geçiyor ve başka hiçbir canlıya verilmemiş olan bir durumu; “insan olma/insanî öz”ü gerçekleştirme fırsatını elde etmiş oluyor.

İşte bu “insanî öz”, “hoş/ça olma” durumuyla çok yakından ilintili gibi geliyor bana. “Hoş/ça olma” diğer bir ifadeyle “kendini iyi hissetme” hali de insanın “varlık sebebi”ni kavrayışıyla çok yakından alakalı. Hayatı farkındalık sürecinde yaşayarak, gelip geçici olanın peşi sıra gitmeyen kişi ontolojik güvenliğini de elde etmiş oluyor. Bu anlamda “hoş/ça bir hal” içerisinde olan kişi, hayatı otantik bir tarzda yaşayarak mutlak emniyet alanlarına yöneliyor ve karanlıkta kalmış yanlarını aydınlatma imkânını elde ediyor. Diğer taraftan, varlık sebebini umursamayarak gelip geçici olan “şey”lerin peşi sıra koşan ve hayatı “otantik olmama” sınırında yaşayanlar, maddî kazanımları hat safhada olsa bile “hoş/ça olma” durumundan çok uzaklarda olabiliyorlar. Hayatın sıradanlığından koparak kendindeki “ötekini” özümseyen insan, içe doğru genişlediğinden hiçbir zaman aynı kalamıyor ve sürekli “yolculuk” haliyle değişimi yaşıyor. Bu değişimle beraber insan, ne olduğunu ve sınırlarını keşfediyor.

Hakiki anlamda “aydınlanma” da diyebileceğimiz bu durumda insan, eşya ve hadiseleri farklı bir pencereden değerlendirmeye başlıyor. Ne bileyim belki “su içtiği tas ona gülümsüyor”, eşyanın arkasındaki hakikat sezilebiliyor. Çok sınırlı olduğunu “anladığı” mevcudiyeti ve yapıp etmeleriyle belki, “sınırsız olan güç”ten gelecek esintilere gözünü dikiyor. Böylelikle her “an”da nasıl yeniden doğulacağını, geçmişte yaşanılanlardan kederlenmeyip, henüz gerçekleşmemiş olanlardan dolayı da endişelenmeyerek tam bir “hoş/ça olma” halini yaşıyor.

İşte belki bu düşüncelerle, sevdiklerimizden ayrılırken, kendimizin “hoş/ça olma”sı gibi, onların da “hoş/ça kalma”larını diliyoruz. Ama burada farkına varılması gereken bir nokta daha var gibi. Bizler sadece onların “hoş/ça kal”malarını dileyebiliyoruz. Onların “hoş/ça ol”maları için yapabileceğimiz çok bir şey yok. Nitekim biz, sevdiklerimiz için maddî imkânlarımızı ne kadar seferber edersek edelim eğer onlar, yukarıda ifadeye çalışıldığı biçimiyle, “kendi”leriyle “hoş/ça” olamıyorlarsa elden bir şey gelmiyor. Bizlerin bu noktada yapacağı maddî katkılar onların hep mutlak güvenlik alanlarındaki duvarlara çarpıp geri dönecek, sevdiklerimiz bu maddî olanlar yitip gittikten sonra yine, “hoş/ça kal”amayacaklar ve ontolojik zedelenmişlik içerisinde “yaşayıp gidecekler”dir. Belki bizler de onlardan ayrılmak/kopmak zorunda kalarak, onları “tek başlarına” bıraktığımız zamanlarda yapılabilecek en güzel şeyi yapıyor ve onlar için iyi dilekte bulunuyoruz.

“Hoş/ça kal”ın sevgili dostlar…