Şubat 28, 2008

Dr. İbrahim Tüzer'in "Şiire Damıtılmış Hayat" isimli Kitabı


Tarihçi Gözüyle okurlarının yakından tanıdığı Dr. Ibrahim Tüzer'in beklenilen eseri Dergâh yayinlarindan çıkmış. "İsmet Özel Şiire Damıtılmış Hayat" Adını taşıyan kitap 608. sayfa. 2 ciltten olusan bu degerli kitapta son 40 yılın yasayan en önemli şairlerinden birisi olan Ismet Özel'in hayati anlatilmis. İsmet Özel'in Takriz yazısıyla başlayan kitap bir hayli ses getireceğe benziyor. Dergâh yayınlarının kitabı tanıtım yazısında şöyle denmektedir:
"İbrahim Tüzer, bu çalışması sırasında İsmet Özel ile uzun soluklu söyleşiler de gerçekleştirmiş; hem kendi görüşlerini, hem de İsmet Özel'in verdiği cevapları bir araya getirme imkânı bulmuştur.

"Bu kitabı özgün kılan özelliklerden biri de, İsmet Özel'in ilk şiirinden son şiirine kadar sürdürdüğü 'sahicilik arayışını' çarpıcı bir şekilde ortaya koymasıdır.
"

İsmet Özel hayranları Dr. İbrahim Tüzer'in bu eserini biran evvel görmeliler bence..



Şubat 20, 2008

1. Dünya Savaşı'nda Savaş, Yardım ve Yolsuzluk

Doç. Dr. Bülent Özdemir (Balıkesir Üniversitesi)
Günümüz dünyasında silah ticaretinin uyuşturucu ve kadın ticaretinden daha karlı bir ticaret olduğu zaten bilinmektedir. Özellikle Irak gibi, Afrika başta olmak üzere dünyada etnik ya da dini çatışmaların uzayıp gittiği coğrafyalarda silah ticaretinin nasıl yapıldığı ve resmi ya da gayrı resmi olarak belli silah üreticisi devletlerin bu işlerin içine nasıl girdiği de bilinen gerçeklerdendir. 20. Yüzyılda gelişmiş Batı ülkelerinde sanayi algısı da değişmiştir. Tekstil gibi çevreyi kirleten ve geliri düşük olan sanayi dalları gelişmekte olan ülkelere kayarken, Batılı ülkeler yüksek teknolojinin yanı sıra özellikle geliri yüksek ilaç ve silah sanayilerini geliştirmişlerdir. Bu durumda, üretimde arz-talep dengesi düşünüldüğünde sonuç ortadadır.

Bu yazıyı kaleme almaktaki amacım, bugün yaşanan olaylarla bundan tam 90 yıl önce I. Dünya Savaşı yıllarında yaşanan ve yine Amerika’nın dolaylı olarak olsa da içine karıştığı bir silah-yolsuzluk ilişkisi ile paralellik kurmak ve Amerikan arşivlerinde bulunan bu bilgileri sizlerle paylaşmaktır.
I. Dünya Savaşının çok fazla bilinmeyen yönlerinden biri de hiç şüphesiz Süryani-Nesturilerin yüzyıllardır Osmanlı tebaası olarak yaşadıkları bölgede İtilaf Devletleri saflarında savaşa katılmalarıdır. Ağustos 1914’te savaş başlar başlamaz Osmanlı yönetimi Nesturi Patriği Mar Şemun’a Van Valisi Tahsin Paşa vasıtasıyla haber göndererek Türkiye’nin savaşa girmesi durumunda Nesturilerin en azından tarafsız kalmasını istemiştir. Bunun karşılığında bölgede Nesturilerin şikayetleri dinlenerek her alanda reform yapılması sözü verilmiştir. 2 Kasım 1914’te Rusya’nın Osmanlı İmparatorluğuna savaş ilan etmesi ve Rus birliklerinin Osmanlı-İran sınırında görünmeleri sonrasında Nesturiler taraf olarak Rusya’nın yanında savaşa dahil olmuşlardır. 2 Mayıs 1915’te resmen Osmanlı İmparatorluğu’na savaş ilan eden Nesturiler 1917’ye kadar Doğu Anadolu’da Rus ordusunun yanında oluşturdukları birliklerle savaşmışlardır.

Near East Relief, (Yakın Doğu İnsani Yardım Kuruluşu) ilk olarak ‘Ermeni ve Süryaniler için Amerikan
İnsani Yardım Komitesi’ ( The American Committe for Armenian and Syrian Relief) adıyla Eylül 1915’te American Board başta olmak üzere bir grup Amerikalı misyoner kuruluşlarının önderliğinde ve Rockefeller Vakfının finansal katkılarıyla ($ 300,000) kuruldu. James L. Barton ve Cleveland H. Dodge liderliğinde kısa sürede Amerika’da yardım fonları oluşturuldu. Amerika Başkanı Woodrow Wilson’ın desteğini de arkasına alan yardım komitesi , basın yayının (The Christian Herald ve the Literary Digest) yanı sıra mitingler ve kilise toplantıları düzenleyerek topladığı paraları, İstanbul’daki Amerikan Büyükelçiliği’nin önderliğinde, Osmanlı topraklarında bulunan Amerikan konsoloslukları ve misyoner teşkilatları yardımıyla ihtiyaç sahiplerine ulaştırmaktayd.1 Amerika’nın 1917’de İtilaf Devletlerinin yanında savaşa katılması sonrasında yavaşlayan faaliyetler, Osmanlı İmparatorluğuna doğrudan savaş ilan edilmemesi nedeniyle kesintiye uğramadı. Amerikan Kongre’sinin 1919 yılında aldığı bir kararla diğer yardım kuruluşlarıyla birleştirilerek Near East Relief adını alan bu yardım kuruluşu, bundan böyle Amerikan yönetiminin de Orta Doğu’da insani yardımlar konusundaki muhatabı durumuna gelmiş oluyordu.
Kuruluş bildirgesinde “tarafsız” ve “karsız” bir organizasyon olduğu vurgulanmasına rağmen kurucuları arasında misyoner olmayan sadece bir kişi vardı ve o da bir Yahudi Hahamıydı. Tarafsızlık ilkesine belki de en ters gelen faaliyetleri ise Amerikan halkından yardım toplamak için kullandıkları propaganda malzemeleriydi. Yayınlanan küçük yardım broşürlerinde Osmanlı yönetimi ve Talat Paşa başta olmak üzere Osmanlı yöneticileri her türlü barbarlıkla suçlanıyor ve Osmanlı topraklarında bulunan Ermeni ve Süryanilerden genelde Hıristiyanlar olarak bahsedilmek suretiyle, Amerikalıların neden yardım etmeleri gerektiği açıklanıyordu.
 
Amerika’nın tarafsız kaldığı savaşın ilk üç yılı itibariyle Osmanlı topraklarında bulunan Amerikan misyoner okulları, kiliseleri ve hastaneleri faaliyetlerine devam etmişlerdir. Pek çok kitapta Amerikalı misyonerlerin savaş süresince gerçekleştirdikleri insani yardım faaliyetlerine vurgu yapılmakta ve büyük bir kahramanlık olarak değerlendirilmektedir. Hiç şüphesiz, yapılan yardım faaliyetleri insanlık adına önemlidir ve takdir edilmelidir. Ancak, İnsani yardımlar için toplanmış bu paraların aynı kişiler tarafından amacı dışında kullanılması ise olaya ayrı bir boyut katar ve incelemeye değer diye düşünüyorum.
 
1917’de Amerika Birleşik Devletlerinin İtilaf Devletlerinin yanında savaşa katılması savaşın dengesini değiştirmiş olmasına rağmen Osmanlı Devletine savaş ilan edilmemiştir. Bu konuyla ilgili olarak hazırlanmış raporlarda Amerika’nın diplomatik temsilcilikleri ve misyoner okulları başta olmak üzere Osmanlı topraklarında bulunan varlığının zarar görecek olması önemli bir gerekçe olarak ileri sürülmüştür. (2) Nitekim Amerikan misyoner örgütleri, uzun yıllardır Urumiye’de bulunmakta ve faaliyetlerini sürdürmekteydiler. Savaş yıllarında bölgede bulunan Amerikan misyoner örgütleri özellikle savaşın olumsuz şartlarından etkilenen halka, temel ihtiyaçların karşılanması noktasında insani yardım faaliyetlerini sürdürmüşlerdir. Bu amaçla Amerika’da toplanan paralar, Amerikan-İran İnsani Yardım Komisyonu (American Persian Relief Commission) aracılığı ile bölge halkının ihtiyaçları için kullanılmıştır. Bu komisyonun yerel yöneticileri ise yine Amerikalı misyoner örgütlerinin bölgede bulunan elemanları olmuştur.
 
Uzun yıllardır Urumiye’de bulunan ve Nesturiler arasında misyonerlik faaliyetlerini sürdüren Dr. Shedd, savaş sırasında Amerikan insani yardım kuruluşlarının da temsilcisi olarak görev yapmaktaydı. Amerika’nın savaşa girmesi sonrasında 1917’de Dr. Shedd, Urumiye Fahri Amerikan Konsolosu olarak görevlendirilmiştir. İnsani yardım amacıyla oluşturulan fonlarda toplanan paraların, 1918’de Dr. Shedd tarafından bölgede Ermeni ve Süryani-Nesturilerden oluşturulan askeri birliklerin finanse edilmesinde kullanıldığının tespit edilmesi büyük bir spekülasyon olarak değerlendirilmiş ve inceleme başlatılmıştır. Ancak Dr. Shedd’in bu spekülasyondan kısa bir süre önce Ağustos 1918’de ölmüş olması ve gerek Osmanlı Devletinin gerekse bu durumdan en az Osmanlı Devleti kadar rahatsız olan İran’ın cılız protestoları, savaş şartları da düşünüldüğünde bu yolsuzluğu uluslar arası tartışma konusu olmaktan uzak tutmuş ve sorun bu paraların amacı dışında kullanıldığından çok, geri tahsil edilmesi noktasında çözülmeye çalışılmıştır. (3)
Amerika’nın fahri Urumiye konsolosu olarak tayin edildikten sonra Tebriz’de bulunan Amerikan Konsolosu Gordon Paddock tarafından defalarca Amerika’nın Osmanlı Devletiyle savaş durumunda olmadığı ve Osmanlı Devleti aleyhinde gerçekleştirilen siyasi ve askeri faaliyetlerin içinde bulunmaması gerektiği konularında uyarılan Dr. Shedd, elinin altında bulunan yardım fonlarına ait parayı, sözü edilen askeri birliklerin oluşturulması için harcamakta hiçbir sakınca görmemiştir. (4)
 
Dr. Shedd, Amerika’nın Tebriz Konsolosu Gordon Paddock’a yazdığı mektupta insani yardım kuruluşuna ait olan bu parayı askeri birliklerin oluşturulmasında kullanmasının gerekçesi olarak “eğer bu birlikler olmazsa daha sonra insani yardımda bulunulacak Hıristiyan halkın kalmayacağı” ve “aslında bunun insani amaçla yapılmış ve daha sonra yapılacak olan yardımların ilk adımı” olduğu şeklinde izah etmeye çalışmıştır. Aynı belgede Gordon Paddock, Amerika’nın Tebriz Konsolosu olarak, Dr. Shedd’in bu tasarrufuna itiraz etmediğini çünkü gayri resmi olarak bu türden askeri oluşumları, halihazırda dolaylı yollardan desteklemek şeklinde bir politikalarının olduğunu ifade etmektedir.
 
Paraların ne şekilde harcandığı konusunda ise Paddock’a yazdığı mektupta şu açıklamaları yapmaktadır: (5)
1.Oluşturulacak birlikler için elbise imal etmek.
2. Gerekli olan parayı ve diğer askeri malzemeleri temin etmek.
3. Rus subayların maaşlarını ödemek.
 
Günümüzde, insani yardım toplanması ve savaşlardan zarar gören ihtiyaç sahibi halka bu yardımların ulaştırılması noktasında I. Dünya Savaşı ile kıyaslandığında çok mesafe alındığı söylenebilir. Ancak, Ermenilerden sonra Süryanilere ve Pontus Rumlarına da I. Dünya Savaşı yıllarında soykırım yapıldığı iddialarının arttığı şu günlerde, üzerinde durduğumuz konuları, bu iddiaları ortaya atanların dikkat-i nazarlarına sunmak istiyorum. Ayrıca bu noktada şöyle bir de soru sormak istiyorum: Acaba insani yardım paralarıyla oluşturulan bu Ermeni ve Süryani askeri birlikleri ne kadar sayıda masum Osmanlı ve İran vatandaşının katledilmesinden sorumludurlar?.
 


(1)NARA (Amerika Milli Arşivi), RG 84, VOL. 17, Konsolosluk Raporları, Tiflis, Rusya.
Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Woodrow Wilson, Ermeniler hakkında Amerikan basınında çıkan yazıların da etkisiyle, 21-22 Ekim 1916 tarihlerini savaştan zarar gören Ermeni ve Süryaniler için “özel bağış günü” olarak ilan etmiştir.
(2)NARA, Inquiry Documents, M-1107, Roll 6, No 42.
(3)NARA, RG 84, VOL. 29C Konsolosluk Raporları, Tebriz, İran.
(4)NARA, RG 84, Vol. 29C Konsolosluk Raporları, Tebriz, İran.
(5)NARA, RG 84, Vol. 29C Konsolosluk Raporları, Tebriz, İran.

Şubat 19, 2008

Sabah sulu bulgur, öğle kuru bulgur!

Bu yazi 08.01.2008 tarihinde Avukatin Günlügü'nde yayinlanmistir.
Av. İsmet ÖZCAN
15.01.2005

İçanadoluda yemek kültüründe bulgur önemli yer tutar. Hele hele fakirin ögünü bulgurdur.
Mehmet’in babası ölmüş yetim kalmıştı.
İlk okulda müfettiş gelmesi, öğretmenden başka sınıflar1nda yabancı görmeyen öğrenciler için çok önemliydi.
Müfettiş sordu.
- Yemekte ne yediniz ?
Mahmet parmağını kaldırdı atladı.
- Sabah sulu bulgur, öğle kuru bulgur.
Mehmetin ifadesi durumlarını özetliyordu. Kahavaltıda bulgur çorbası içiyorlar. Öğle ise bulgur pilavı yiyorlardı.

Hem kardan adama basörtü Takmis Hem de Çay ikram ediyor!!


Bu da gündeme bomba gibi düsen fotograflardan birisi Zaman Gazetesinde yay1nlanan fotograf insan1 gülümsetiyor. Fakat haberi yapan da, kardan adam1 yapan da, çay1 ikram eden de"ne kadar tehlikeli!" bir is yapiyorlar fark1nda degiller.
Yapmay1n kardesim.. Kardan adama bu yap1l1r m1. Hadi basörtüyü takt1n1z battaniyyi de örttünüz bari çay vermeyin..Bak bide poz vermis elinde çayla!!
B1rak onu!!.Bana "oyun oynuyorduk sadece" yalanlar1n1 da uydurma sak1n. Ben senin ne maksatla çay verdigini de biliyorum..Seni yaramaz seni. O ne oglum kardan adamin basindaki..hiç utanmiyormusun sen. Bu bir kardan adam ADAM. Kad1n degil. Senin maksad1n farkl1 ben biliyorum..Bizimle dalga geçiyorsun degil mi?
Sus sus bakhala "ne yapt1m ki" diyo. Daha ne yapacaks1n. Ülkeyi ne hale getirdin..Bakma öyle masum masum..Dogruyu söyle bakiyim yavrum.. O basörtüyü sen mi örttün yoksa kendisi mi? Kendisi örtemiyecegine göre sen örttün. Sen örtmediysen annen yada baban örttü degil mi? Biliyorum. Bastan beri biliyorum bu ailede bir sorun var..
Nerdesin Fatih Çekirge, yetis..ne hale getirdiler kardan adamimizi!

Şubat 18, 2008

Yapmayin Sayin Çekirge, Bu Milletin Çocuklarina Ayiptir!!!



Bugün Hürriyette Fatih Çekirge'nin yaz1s1 son y1llarda okudugum en komik yazilardan birisiydi. Fotografta gördüğüm iki tane kardan adam. Birisi sakallı olarak tasvir edilmiş diğeri ise başörtülü olarak. Bu fotograf müthiş anlamlar ifade ediyor! şöyleki:


Bu iki kardan adamdan birisi erkek muhtemelen "babayı" temsil ediyor diğer ise başörtülü yani muhtemelen "anneyi" temsil ediyor.


Bir yada iki çocuk tarafından yapılmış. Kardan adamların kalitesine bakarsanız ilkokul çağında çocuklar. Kollar1 yok. Demek ki yapamamislar. Becerememis de olabilirler.


Ilkokul çağında olan çocuklar 7 ila 12 yas arasindakilerden olusur. ilk kademe çocuklar1 deriz biz onlara. Rol model olarak her zaman birilerini seçerler. Bu bir sanatç1 olur ögretmeni olur agabeyi olur. Ama genellikle annelerini ve babalarını rol model olarak seçtikleri görülür. Dolayısıyla kardan adamları yapan çocukların bunlar1 yaparken birilerinden etkilendikleri muhakkak. Büyük bir ihtimalle babası ve annesinden etkilenmis gibi gözüküyorlar.

Eger bu varsay1mdan yola ç1karsak babas1 sakallı. Annesi de kapalı bir bayan. Tabi annesi ve babası dindar olan çocukların kardan adam yaparken farklı tipler yapmaları beklenemez.
Ellerinde bayrak var. Demek ki vatanını seven bu ülkenin insanları olduğunu ima etmeye çalışmış! Olabilir. Ilginç.

Fotograf m1 komik? Fatih ÇEKiRGE mi?

Nedesem bilemiyorum. Okadar komik ki.. fotograf degil aslında komik olan. Haber. Aslında haber de degil komik olan. Çünki gülümseten bir haberolarak geçebilir kayıtlara. Ama o nedir öyle koskoca Fatih Çekirge kelli ferli adam nasıl olur da iki küçük afacanın babalarını yada annelerini tasvir eden iki kardan adam1n1 irtica olarak degerlendirir.?

Sayin Çekirge,

Bu bir kardan adam. Kardan adam kardan yapılır. Herhangi bir şekli yada formatı yoktur. O an çocugun aklına ilk gelen şey resmedilir. Eger çocuk annesini yada babasını çok seviyorsa genelde onlar resmedilir. Söz konusu bu çocuklar genelde heykeltraş olmadıkları için belirli bazı imgeleri tam olarak ifade edemezler. Sibiryadaki kristal kentte çalışan heykeltraşlar yok burda.

Arka mahallede ön mahallede yan mahalledeki çocuklar. Bu ülkenin yurdum çocuklar1. Toplanmışlar kardan adam yapmışlar. Nevar bunda? Ben gözlüklüyüm muhtemelen gözlüklü olduğum için benim çocuğum kardan adama bitane gözlük kondururdu. Dedesini yapacağı zaman birtane fötr şapka giydirirdi. Babasi sakall1ysa çocugun?

Komiksiniz sayın Çekirge.. gülünç oluyorsunuz. Yapmayın böyle şeyler.
Bırakın çocuklar oyunlarını oynasın kardesim. Istediklerini yapsınlar. Eve tıkılıp otursalarmıydı yani? Babaları sakallı diye. Hayır bide koskoca Fatih Çekirge. Jeopolitik stratejik jeomorfolojik politik sosyokültürel diyen adam. Nedir bu "entellektüellerimizin" hali bilmiyorum ki...Paranoyak bi toplum haline geldik.

Basörtüye nedersiniz? Simdi düsünün ki o yasta bir cocuk annesini yansitacak kardan adama. kardan bayan1 nas1l tasvir edeceksiniz? onun gözünde en kestirme yöntem basörtüsüdür. Tak basörtüyü...Yavrum su sakall1 olan baban ama su basörtülü kim ? Annem..

Korkmaya gerek yok Sayin ÇEKiRGE. Sadece bir "kardan adam"...Stay calm..everythings gone be alright!!





Yapmay1n Say1n Çekirge, bu milletin çocuklar1na ayiptir.!

Ağustos 08, 2007

Korku Siyaseti Çökerken



Fethi Keleş (*)
 
Bu Yazı 03.08.2007 tarihinde Yenişafak Gazetesinde yayımlanmıştır

Başbakan Erdoğan'ın seçim günü akşamı yaptığı konuşma, plaza zevatının mevzi kaybıyla ilgili korkularını kısmen izale etmiş olsa gerek ki, kısa bir sessizlikten sonra abalar atıldı ve yeni sopalar gösterilmeye başlandı.
 
Memleketin parsel parsel satıldığı korkusu, yeni Cumhurbaşkanı belirlenirken uzlaşmaya gidilmezse muhtelif kademe ve kurumlardaki bürokratik elitlerin hale vaziyet edecekleri korkusu, Hudson kaynaklı kurgu-korkular, farkında olunmadığı varsayılan tehlikeleri merkez edinen söylemin inşa etmeye çalıştığı korkular, Makyevelizmden nasibini ziyadesiyle almış radikal solun ve bu arada radikal sağın oyuncağı olmaktan çıkıyor.

Münhasıran insana has olmasa da insanidir, insana dairdir korku. İnsanın biçimlendirdiği ve insanı biçimlendiren siyasal, ekonomik, dinsel, toplumsal ve sair pratiklerin bir yerlerine muhakkak ilişmiş, bazen bu pratiklerin mümeyyiz vasfı haline gelmiştir korku. Kimileri için ekonomik sermayeyi, kimileri için kültürel sermayeyi, kimileri için sembolik sermayeyi, kimileri için bunların birkaçını ya da hepsini birden artırma vasıtası olarak araçsallaştırıla-gelmiştir korku.

Korkuyu ve korkutmayı esas alan somut siyasal, ekonomik, dinsel ve/veya sembolik davranışların gerek muhtelif ideolojik aygıtların kullanımıyla gerekse alenen baskıcı yöntemlerle mükerrer bir nitelik kazanması, korku olgusunun, kendisini üreten pratiklerden bağımsız bir yapı haline gelmesiyle neticelenir kimi zaman.

Aksi yönde ve külli nitelikli bir irade beyanı söz konusu olana/olabilene dek, geniş halk kitlelerini oluşturan tek tek fertler, bir süre sonra farkında da olmayarak bu korku habitusunu fiili tasarruflarıyla yeniden üretip dururlar ve böylece muhkemleşir korku. Sürekli olarak benzer ya da aynı toplumsal, siyasal yahut ekonomik neticeler sadır olagelir bu yapıdan.

ÇANKAYA SINAVI

22 Temmuz seçimlerinden hasıl olan sonucun, geniş halk kitlelerini çeşit çeşit öcülerle korkutmaya şu veya bu ölçüde muvaffak olmuş, icabında bu uğurda çöl aşan plaza sakinlerini ne kadar şaşırttığına ibretle tanıklık ediyorum.
Dayatılan ve bir parça da içselleştirilmiş olan korku çemberinden çıkışı amaçlayan bir irade beyanı olarak da okunabilecek bu sonuç, ideolojik ve siyasal mevzilerinin düşmeye başladığını farkeden -kendi beyanlarıyla- uzaylı birtakım Türkler açısından biraz da ironik bir biçimde korkutucu bir niteliğe bürünmüş görünüyor.

Başbakan Erdoğan'ın seçim günü akşamı yaptığı konuşma, plaza zevatının mevzi kaybıyla ilgili korkularını kısmen izale etmiş olsa gerek ki, kısa süren bir sessizlikten sonra abalar atıldı ve yeni sopalar gösterilmeye başlandı. Korku siyasetinin çökmeye başladığını anlamaktan uzak görünen birtakım elitler, korku pompalama çabalarına kaldıkları yerden devam etmeye giriştiler. Emekli bir devlet görevlisi, Cumhurbaşkanlığı seçiminde “gerginlik” çıkması halinde 27 Nisan uyarısının niteliğinin değişebileceğini hatırlattı örneğin.

Korkutma yetki ve ehliyetinin herhalükârda kendilerine ait olduğu düşüncesiyle bir ömür tüketmiş zevatın bu yetkiyi kullanmaktan bir seçim sonucu dolayısıyla vazgeçivereceklerini düşünmek makul olmasa da, bu türden hatırlatmaların, dolayısıyla, varlığını korkulara ve korkutmaya borçlu siyaset tarzının, artık miadını doldurduğunu iyice görmek için bir test daha var önümüzde: Halihazırda kendisine vekalet etmekte olan cumhurbaşkanımızdan sonra gelecek cumhurbaşkanını seçme süreci.

Söz konusu süreçte, ezici bir seçim başarısı kazanmış iktidar partisinin, korku siyasetinin çöküşünü hızlandırmasını, halkın yıllardır dayatılan korku senaryolarından artık korkmayarak kendisine verdiği muazzam temsil yetkisini yalnızca ve yalnızca meşruiyetinin kaynağı olan halkla paylaşmaktan korkmamasını, birilerinin “uzlaşma” sözcüğü etrafında inşa etmeye çalıştığı söyleme gereğinden fazla itibar edilmesinin yeni korku kurgularına zemin hazırlamaktan başka bir işe yaramayacağının bilincinde olmasını, sonuç olarak, demokratik tasarruflarında korkmadan hareket etmesini temenni ediyorum.

Anlamsız korkularla kaybedecek başka onyıllarımız yoktur, olmamalıdır. Türkiye'nin demokratik tekâmülü, yıllanmış korkularını bir kenara bırakmaya başladığına dair seçim günü çok sağlam bir işaret vermiş olan halkın tavrının iktidar partisince aynen benimsenmesiyle yakından ilişkilidir.


* Syracuse Üniversitesi (New York) Antropoloji Bölümü
03.08.2007

Kasım 21, 2006

Süryani Diasporası, Kimlik ve Soykırım İddiaları

"Ermeni soyk1r1m1 iddialarıyla uğraşa duralım, son aylarda bir de Süryani soykırımı iddiaları açıktan açığa dillendirilir oldu. Radikal gazetesinde çıkan bir haber ve ard1ndan Hollanda da iki haber kanalında ç1kan iddialar CNNTURK'ün internet sitesine yansıdı. Kimdir Süryaniler ve gerçekten var m1 böyle bir soykırım? Bunu tarihcigozuyle.com okurlarının yakından tanıdığı bir uzmanın, Doç. Dr. Bülent Özdemir'in bakış açısıyla değerlendirmekte yarar var. Son y1llarda Süryaniler konusunda araştırmalar yapan Özdemir, sizler için yazd1. " CU
Süryaniler Kimlerdir?

Doç. Dr. Bülent Özdemir , Bal1kesir Üniversitesi

Günümüz Süryani toplumunun kimlik tespitine ilişkin şimdiye kadar yapılmış çalışmalarda etnik kimlik ve dinsel kimlik olmak üzere iki önemli sorun ile karşılaşılmaktadır. Etnik olarak Süryaniler Antik çağlarda Urfa, Nusaybin ve Musul’un kültürel merkezler olarak ön plana çıktığı Kuzey Mezopotamya’da yaşayan ve Süryanice olarak tanımlanan Sami dil ailesinden Aramice konuşan bir toplumdur. Dinsel açıdan ise, M.S. 1. yüzyılda çok hızlı bir şekilde Kuzey Mezopotamya’da yayılan Hıristiyanlığı ilk kabul eden ve Antakya’da ilk kilise merkezlerini kurduktan sonra da Doğu Hıristiyanlığı ya da Doğu Kilisesi olarak nitelendirilen Hıristiyan toplumdur.[1]

19. Yüzyılda gelişmeye başlayan etnik kimlik arayışları sonucunda özellikle Osmanlı İmparatorluğu gibi çok kültürlü yapılar içinde dini tanımlamaların yerini yavaş yavaş etnik kimlik tanımlamaları almıştır. Bu yeni kimlik arayışları ilk olarak, ortak bir geçmiş oluşturmak ya da kurgulamak (reconstruction) kaygılarını ön plana çıkarmıştır. Bu noktada belki de en çok zorlanan toplumlar, yıllarca gerek idari mekanizma içinde, gerekse kendi aralarında pekiştirdikleri kültürel bağlar açısından hep bir dini kimlik olarak temsil edilmiş olanlar olmuşlardır.

20. Yüzyılın başlarına kadar, Osmanlı İmparatorluğu içinde yaşayan Süryani toplumunun etnik kimlik kaygılarının olmadığını söyleyebiliriz. II. Meşrutiyetin ilanı sonrasındaki özgürlükçü ortamın da yardımıyla ‘ulus’ kavramına vurgu yapan bazı Süryani entelektüellerin ortaya çıktığını görüyoruz.[2] Fakat dikkat edilecek olursa, Süryani kelimesi ve Süryani halkının etnik menşei ile ilgili tartışmaların daha çok I. Dünya Savaşı sonrasında yaşananlar neticesinde ve 20. yüzyılda ortaya çıktığı görülür. Bu durumu etkileyen en önemli faktör hiç şüphesiz savaş sonrasında galip devletler tarafından Orta Doğu’ya verilen yeni şekil içinde Süryanilerin göz ardı edilmesi ve kendi ulus devletlerini kuramamaları sonrasında bulundukları bölgelerden Avrupa ve Amerika’ya ciddi bir göç yaşanması neticesinde bir Süryani diasporasının oluşmasıdır. Günümüzde ikinci üçüncü nesil olarak yaşadıkları ülkelerde diğer azınlık gruplar gibi ciddi bir kimlik problemiyle karşı karşıya kalmışlardır. Genelde bugün yaşadıkları ülkelerin her ne kadar mezhep farkı olsa da Hıristiyan olması, asimle olmamak noktasında Süryanileri etnik kimlik arayışlarına yöneltmiştir. Kendilerini Aramice konuşan eski bir Hıristiyan halk olarak görmekten çok, tarihsel olarak Kuzey Mezopotamya’da yaşamış ve medeniyetler kurmuş bir toplum olarak tanımlamaya yönelik çalışmalar yapılmaya başlanmıştır.[3]


Bu durum farklı görüşlerin ortaya çıkmasına neden olmuş ve bir noktada Kilise ile ulusalcı entelektüelleri karşı karşıya getirmiştir. ‘Ulus’ kavramına vurgu yapılması ve Hıristiyanlık öncesi Antik çağlarda kimlik ve kültür arayışları, kiliseye, yüzyıllardır din eksenli bir kimliğe ve birliğe sahip olmuş olan Süryani toplumunda zaman içinde dini duyguların ve kiliseye bağlılığın zayıflamasına neden olabileceğini düşündürtmüştür. Dolayısıyla, Hıristiyanlık öncesine dayanan tarihsel köken tezlerinde, Süryani kilisesinin çok temkinli davrandığı görülüyor.

Özetle söylemek gerekirse, bugün Süryani toplumu, ihtiyaçları noktasında Hıristiyanlık öncesi ve sonrası tarihsel dayanakları bir sentez-kimlik tanımlaması için güzel bir şekilde kullanmaktadır. Antik çağlarda büyük medeniyetler olarak gelişmiş Asur ya da Babil devletlerinin bugünkü varisleri oldukları iddiası aslında, kimseye zarar vermeyen ve iyi düşünülmüş bir dayanaktır.

Savaş ve Soykırım İddiaları

I. Dünya savaşının çok fazla bilinmeyen yönlerinden biri de hiç şüphesiz Süryani-Nesturilerin yüzyıllardır Osmanlı tebaası olarak yaşadıkları bölgede itilaf devletleri saflarında savaşa katılmalarıdır. Ağustos 1914’te savaş başlar başlamaz Osmanlı yönetimi Nesturi Patriği Mar Şimun’a Van Valisi Tahsin Paşa vasıtasıyla haber göndererek Türkiye’nin savaşa girmesi durumunda Nesturilerin en azından tarafsız kalmasını istemiştir. Bunun karşılığında bölgede Nesturilerin şikayetleri dinlenerek her alanda reform yapılması sözü verilmiştir. 2 Kasım 1914’te Rusya’nın Osmanlı İmparatorluğuna savaş ilan etmesi ve Rus birliklerinin Osmanlı-İran sınırında görünmeleri sonrasında Nesturiler taraf olarak Rusya’nın yanında savaşa dahil olmuşlardır. 2 Mayıs 1915’te resmen Osmanlı İmparatorluğuna savaş ilan eden Nesturiler 1917’ye kadar Doğu Anadolu’da Rus ordusunun yanında oluşturdukları birliklerle savaşmışlardır.


Son yıllarda Türkiye’yi suçlayıcı sözde Ermeni soykırımı iddiaları ile birlikte ileri sürülen Süryanilerin de soykırıma uğratıldığı iddiası gerçekleri yansıtmamaktadır. Özellikle Osmanlı sınırları içinde Mardin, Urfa, Diyarbakır ve Musul dolaylarında yaşayan Yakubiler ya da Kadim Süryaniler olarak bilinen Ortodoks Süryani gruplar ile Keldanileri, savaş başlar başlamaz Rusya’nın yanında yer alarak Osmanlı Devletine savaş ilan eden ve Van, Hakkari, Urumiye dolaylarında yaşayan Nesturi-Süryanilerden ayrı bir şekilde değerlendirmek lazımdır. Birinci grup Süryaniler bulundukları bölgede, Ermeni tehciri sırasında yaşanan bazı kargaşalar hariç savaş sırasında ve sonrasında da barış içinde yaşamaya devam etmişlerdir. Nesturi-Süryaniler ise savaşta taraf olarak yerlerini almışlar ve Osmanlı Devletinin Rus birlikleri ve Ermeni çeteleri ile Doğu ve Kafkas cephelerinde yaptığı mücadelelerde kayıplar vermişlerdir. Bugün Ermeni diasporasının teşviki ve işbirliği ile bu olayların, Süryanilere karşı yapılmış soykırım olduğu iddiaları arşiv belgeleri tarafından yalanlanmaktadır. İngiltere ve Amerika milli arşivlerinde konuyla ilgili belgelerde, I. Dünya Savaşı’nda Süryanilerin bölgede yüzyıllardır birlikte yaşadıkları ve sürekli bir şekilde husumet içinde oldukları Kürt aşiretleriyle olan mücadelelerine vurgu yapılmaktadır. Ayrıca Süryanilerin, Rusya başta olmak üzere Fransa ve İngiltere tarafından Osmanlı devletine karşı “Truva Atı” olarak görülmesi ve kullanılması söz konusudur. Her ne kadar bazı tarihçiler tarafından, Süryanilerin I. Dünya Savaşında çektikleri acıların gerçek sorumlularının, başta Rusya olmak üzere İtilaf Devletlerinin bölgedeki yanlış politikaları ve Süryanilere verdikleri sözleri tutmamaları olduğu vurgulanmakta ise de bugün Türkiye’ye yönelik Süryanilere soykırım yapıldığı iddiaları politik amaçlarla yapılmakta ve tarihi hakikatlere uymamaktadır. Özellikle, savaş sonrasında değişik nedenlerle Amerika, Avustralya ve Batı Avrupa ülkelerine göç etmiş ve kimliklerini korumak amacıyla örgütlenerek bir diaspora oluşturmuş olan Süryaniler için soykırım iddiaları, Ermeni diasporasında olduğu gibi bir varlık ve kimlik sorunu haline gelmiştir.


İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri milli arşivlerinde yaptığımız çalışmalardan çıkan sonuç şudur: Ne Osmanlı Devleti ne de dolaylı olarak bugün Türkiye Cumhuriyeti Devleti, I. Dünya Savaşı yıllarında Süryanilere soykırım uygulandığı iddialarıyla suçlanamaz. Bu konuda yabancı arşiv belgeleri Türkiye’nin elini güçlendirmektedir. Sözde Ermeni iddialarıyla kıyaslandığında Süryaniler ile ilgili iddialar konusunda Türkiye’nin hiçbir sıkıntısı söz konusu değildir. Paris Barış konferansına Süryaniler tarafından kendi tezlerinin de görüşülmesi isteğiyle sunulan dilekçelerde açık bir şekilde, savaşın başında Osmanlı Devletine savaş ilan ettiklerini ve sonrasında önce Rusya ile sonra da İngiltere ile birlikte Osmanlı Devletine karşı savaştıklarını ve binlerce kayıp verdiklerini ifade etmektedirler. Savaşta taraf olmuşlar ve savaş kuralları içinde bir mücadele gerçekleşmiştir. Bu noktada Wigram’ın kitabına koyduğu başlık durumu açıkça ifade etmektedir: “Our Smallest Ally” (en küçük müttefikimiz)”.

[1] E. Ferguson, (Ed.), Encyclopedia of Early Christianity, (New York & London, 1998) s. 1100-1102., F. L. Cross, (Ed.), The Oxford Dictionary of the Christian Church, (London, 1958) s. 98, 1315-1316., G.W. Bowesock, P. Brown & O. Grabar, Late Antiquity, A Guide to the Postclassical World, (Cambridge & London: The Belknap Press of Harvard University Press, 1999) s.710-713.[2] Bu konuya bir örnek olarak bkz. Murat Fuat Çıkkı, Naum Faik ve Süryani Rönesansı, (İstanbul: Belge Yayınları, 2004).[3] Bu konuyla ilgili tartışmalar için bkz. Lektör Bertil Nelhans, Asuri, Arami, Kildani, Süryani Adlandırmalararının Dünü Dünü Üzerine, (İsveç: Nsibin Yayınları, 1990).

Ekim 28, 2006

Hasan Sabbah..Terörizm..ve Gammazlama


Ilk ortaya çıkışı 8. yyla kadar dayanan batinilik mezhebi “nasların zâhiri manalarını kabul etmeyen , gerçek anlamları ancak tanrı ile ilişki kurabilen ‘mâsum imam’ın bilebileceği temel görüşünü savunan aşırı fırkaların adıdır” diye tarif edilmektedir.[1] Batiniler dünyanın "zulumle" ve "baskıyla" dolu olduğuna inanıyorlar ve kendilerini dünyayı "adalet ve hakkaniyetle doldurmak" için çabaladıklarını söylüyorlardı. Şehirdeki işi gücü olmayan toplumdan tecrid edilmiş halkı mevcut düzene dine ve sosyal hayata karşı bir başkaldırıya davet ediyorlardı.[2] Anlatılanlara göre Hasan Sabbah Alamut Kalesini zaptederek oarada ihtilalci bir propaganda yürütmüştür. Batinilik aslında Hasan Sabbah ile ayrı bir boyut kazanmıştır. Kendisi parlak bir zeka teşkilatçılık cebir geometri astronomi sihir ve dini ilimlere hakim birisi olmasına karşın Müridlerine eğitim ve öğretimi yasaklamış “Allah akıl ve düşünceyle değil imamın rehberliğiyle tanınabilir” diyerek müridlerini ilimden bilimden ve araştırmadan uzak tutmuş, peşinden sürüklemiştir.

Haşşâşîn (assassin)

Artık “masum imam adına davet eden dâiler” yerini esrarkeşlere bırakmıştır. Haşiş içtikleri için “haşîşî” olarak da anlandırılan müridlerine hasan sabbah cennet vaad etmiş ve onları bekleyen mutluluğu önceden tatmaları için esrar içirmiştir. Bu şekilde onlara her türlü emiri vermiş bir insanın yapmaya cesaret edemeyeceği şeyleri onların beyinlerini uyuşturarak yaptırmıştır.[3] Buna müridlerin aşırı bağlılığı itikadı da denebilir. Bir düşünür bu konuda şöyle demektedir. “bu çok sağlam bir itikatla beraber korkunç bir inhiraf müthiş bir sapıklığın ifadesidr. O bakımdan evvela itikadın çok sağlam ilahi esas ve prensiplere bağlanması gerekmektedir.”

Haşşaşin kelimesi bugün ingilizcede kullanılan “Assassin” kelimesinin kökenini oluşturmaktadır. Assassin kelimesi suikastçi adam öldüren anlamına gelip etimolojisi şu şekilde açıklanmıştır. “Medieval Latin assassinus, from Arabic hashshAshIn, plural of hashshAsh one who smokes or chews hashish, from hashIsh hashish”[4]

Suikastler..cinayetler..
Batıl bir mezhep olan batiniyye[5] Hasan Sabbah’ın liderliğinde çok zararlı faaliyetlerde bulunmuş, uyuşturucu ile kandırdığı fidâileri suikaslar yaptırmıştır. Ünlü Selçuklu verizi Nizamülmülk bu suikasta kurban gidenlerden birisidir. Kendisine bir arzuhal vereceğini söyleyerek huzuruna çıkan bir batınî fedaisi tarafından hançerlenerek öldürülmüştü.[6]Ardından Melikşah’ın, bir söylentiye göre av etinden zehrilenip hummadan diğer bir söylentiye göre ise zehir içirilerek öldürülmesi akıllara suikast sorusunu getirdi. Suikasa kurban gittiği açıktı.. Bu hazin ölümünün ardında Hasan Sabbah ve adamlarının olduğu sanılıyordu. [7] Devletin zirvesini devirerek ülkeyi bir kaosa sürüklemişlerdir. Taht kavgalarını, ve haçlı seferlerini fırsat bilen Hasan Sabbah, nüfuzunu artırarak cinayet faaliyetlerine hız vermiştir. Yeni yeni yerler alırken diğer taraftan propaganda faaliyetleriyle Selçuklu Devletini baskı altında tutmustur.Hemen hergün 5-10 insan fidâiler tarafından öldürülüyordu. Sultan Berkyaruk dahi suikastlerden nasibini almışt1r. Neyseki canlı kurtulabilmişti. Hasan Sabbah’ın öldürttüğü şahsiyetler genelde siyasi dini ve askeri kesimden insanlardı. Bu nedenle ülkede adeta terör havası esiyordu.

13.Yy. Ben Bu Filmi Bir Yerden Hat1rl1yorum Ama...

Dehşet ve korku salma anlamına gelen terör aslında tam anlamını bulmuştur. Yollarda emniyet diye bişey kalmamıştı. Fidailer hiç çekinmeden cinayet işleyebiliyorlardı. Halk sürekli korku içindeydi. Kanun venizam tanımayan söz konusu Batinilerin kökünü kazımaya karar veren Berkyaruk girisimlere baslam1st1. İşi hiç de kolay değildir. Büyük bir kararlılıkla hareket eden Berkyaruk batını olduğu bilinen kişilerin tutuklanmaısnı istedi. Bu beraberinde 1950 lerde Amerikada McCarthy’nin kominist avının benzeri bir ifşaat tablusunu da beraberinde getirdi. Insanlar sevmedikleri kişilere adeta batini diye iftira atarak fişlenmelerine onların ölmelerine sebeb olmuştur.[8] Yani halk terörize olmuştur. 35 Yıl faaliyetlerini sürdürdüğü Alamut kalesinde 1124 de ölmüştür.


[1] Batinilik mezhebi hakkında geniş bilgi için bkz. Avni İlhan; “Bâtıniyye”, TDVİA, C. 5, İst. 1992, s. 190, Abdülkerim Özaydın;agm, s.348
[2] Coşkun alptekin; age, s. 143
[3] Abdülkerim Özaydın “ Hasan Sabbah”, TDVIA, cilt 16 ist. 1997 s. 348
[4] http://www.seslisozluk.com/?word=assassin aynı zamanda bkz, Abdülkerim Özaydın; agm, s. 348
[5] “Ayetlerin dış manalarından ziyade bâtın yani iç manalarına ehemmiyet verdikleri için tanrı sıfatlarının bazılarını şüpheli gösterirler.” Ferit Devllioğlu; “Batiniyye” Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat, Aydın Kitabevi Yayınları, Ank. 1993, s. 73
[6] Coşkun Alptekin; “Büyük Selçuklular” Doğuştan Günümüze Büyük Islam Tarihi, c. 7, s. 143
[7] Coşkun Alptekin; age, s. 143
[8] Hasan Sabbah 1124 yılında otuz beş yıl aralıksız faaliyet gösterdiği Alamut Kalesinde öldü Abdülkerim Özaydın; “Hasan Sabbah” TDVİA, C. 16, İst. 1997, s. 348

Ekim 27, 2006

Ramazan Klasikleri

Mübarek Ramazan ayı bugün sona erdi. İftarlar sahurlar irtica yaygaraları sigara içtiği için dövülen gazeteci, oruç tutmadığı için dövüldüğü iddia edilen adamlar, son olarak ameliyat sırasında mola saatini iftar vaktine getiren oruçlu doktor. Ramazan ile ilgili bilinçaltı çalışmaları bu senede de tüm hızıyla devam etti.
Sis siz olun bir tartışmaya oruçlu olarak girmeyin hele ramazanla ilintilendirilebilecek bir şey içerisinde iseniz sakın ola sakın ramazan ayında oruç tutan sigara içen birisine, sarhoşa takılmayın. İşinizi mükemmelen yapın. Oruçluysanız sizin hata yapma şansınız kesinlikle yok. Siz artık siz değilsiniz. Örneğin trafikte sizi deli eden yan tarafınızdaki sürücüye korna çalmamaya gayret edin. Eğer sinir katsayınız yükselip tavana vurduysa ve dayanılmaz bir hal aldıysa öncelikle sürücüyle göz göze gelin. Onun sigara içmediğinden içkili olmadığından emin olun.

Ha oruçlu değilseniz korkmanıza gerek yok zaten..Nasıl olsa “oruç dayağını yiyen” gariban olarak gazete sayfalarında yerinizi alacaksınız. “Masum olmanın” avantajıyla kavgaya bir sıfır önde başlayacaksınız.

Doktorsunuz.. 7 -8 saatlik ameliyata giriyorsunuz. İnancınız gereği oruç tuttuysanız aman ha sakın 6. saatte vereceğiniz arayı iftar vaktine denk getirmeyin. ama 6 saatin ard1ndan kafan1z tüllendiyse bir sigara molas1 verebilirsiniz onda sakinca yok..

Futbolcusunuz ramazan ayında iyi oynayamayıp formsuz bir görüntü çiziyorsanız vay halinize..
Başbakansınız..aman ha gündüz vakti rahatsızlanmayın…çünkü oruçsunuz..

Oruçlu insanın sorumlulukları vardır. Ama Türkiye’de çok daha fazla sorumlulukları vardır. Ona göre.

Ekim 22, 2006

Ramazan Bayramı..

Tarihcigozuyle.com okurlarının Ramazan Bayramını en içten dileklerimle kutluyorum. Umarım 5 günlük bayram tatilinde yollar kan gölüne dönmez. Umarım yıllardır klasikleşmiş bayram haberleri arasında trafik kazaları olmaz. Büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öperim. Tarihcigozuyle.com daki yazıların kısa bir süre sonra tekrar başlayacağı müjdesini vermeden geçemeyeceğim. Selametle.. C. U.

Şubat 17, 2006

Misyonerlik ve Protestan İslam Algısı

Doç. Dr. Bülent Özdemir (Balıkesir Üniversitesi)


Geçen hafta bazı Müslüman kadınların erkeklerle birlikte başı açık namaz kılmaları haberi üzerine başlayan tartışmalar Protestan İslam ya da İslam’da reform tartışmalarını da beraberinde getirmişti. Günümüzde gayet samimi bir şekilde kendilerini Müslüman olarak nitelendiren bu insanların İslam algısı ve anlayışlarının hangi süzgeçten geçtikten sonra şekillendiğini yine takip eden misyonerlik haberlerinden anlamaya çalıştık. Sağlık Eğitim Vakfı (SEV) gibi kuruluşların Amerikan Board ve Bible House ile olan ilişkisi MİT’in raporuyla da tespit edildi.


Emperyalizm çağı olarak da adlandırılan 19. yüzyıl, misyonerlik faaliyetlerinin de altın çağı olmuştur. Kültürel emperyalizmin önemli bir öğesi hatta taşıyıcısı ve öncüsü olan kilise, devlet aygıtı ve zengin burjuvazinin yayılma taleplerine uygun bir yapılanma içinde dünyanın değişik bölgelerinde faaliyet göstermeye başlamıştır.


19. yüzyıldaki Avrupa zenginliği ve kapital birikimi toplumun diğer kesimleriyle birlikte kiliseyi de zenginleştirmiş ve bununla doğru orantılı bir şekilde emperyalist anlayışın içine dahil etmiştir. Artık Batı ülkelerinin kamuoyunda kilise’nin dünyanın değişik bölgelerindeki faaliyetleri ve başarıları konuşulan ve takip edilen konular olmuştur. Batı medeniyetinin ve dini inancının, dünyanın diğer ilkel toplumlarına da götürülmesi Avrupalı beyaz ırkın ilahi bir görevi olarak algılanmaya başlamıştı.


Bu noktada Osmanlı İmparatorluğu, Batılı misyonerler için uygun bir ortam oluşturmaktaydı. Belki de ilk planda yapılmak istenen Müslümanlar arasında faaliyet göstermek ve onları Hıristiyanlığa davet etmekti. Ancak bunun çok zor olduğunu ve özellikle hem devlet tarafından alınan tedbirlerin hem de İslam dininin sıkı bir şekilde bunu engellediğini gördüklerinde, faaliyetlerini önce Yahudiler ve daha sonra da diğer Hıristiyan gruplar üzerine yoğunlaştırdılar. Yoğun faaliyetler sonrasında Yahudiler arasından bazılarını ikna etmeyi başarmış olsalar da, bu konuda Yahudi din adamlarının aldıkları cemaatten çıkarma ve hapsetmeye kadar varan sıkı tedbirler ve Osmanlı yönetimiyle yaptıkları işbirliği sonucu başarılı olamamışlardır.[1] Dolayısıyla Batılı misyonerler faaliyetlerini doğrudan Doğu Kilisesi içinde yer alan farklı Hıristiyan gruplar üzerine kaydırmışlardır. Osmanlı yönetiminden aldıkları izinler doğrultusunda Ermeniler ve Süryanilerin yoğun olarak yaşadıkları bölgelerde insani amaçlı okul açmak ve hastane kurmak gibi faaliyetler yapmaya başlamışlardır.


İngiliz ve Amerikalı misyonerlerin Hıristiyanlarla ilk temasları aynı zamanlarda, yani 19. yüzyılın ilk yarısında gerçekleşmiştir. Daha önce Osmanlı İmparatorluğunu çok sayıda İngiliz seyyah ve bilim adamları ziyaret etmişler ve özellikle imparatorlukta yaşayan Hıristiyan halklarla ilgili ilginç bilgiler vermişlerdir. Katolik Roma Kilisesinden farklı olarak ilk faaliyetlere başlayan İngiltere’nin ‘Church Mission Society’ (1789) ve ‘British and Foreign Bible Society’ (1804) oldu. Daha geç tarihlerde kurulmuş olmasına rağmen Amerikan misyonerlik cemiyeti ‘American Board of Commissioners for Foreign Mission’ (1810), aynı tarihlerde imparatorlukta faaliyetlerine başladı.[2] Önce İzmir, sırasıyla 1823’te Beyrut ve 1831’de İstanbul’da misyon temsilcilikleri açıldı.


İnsani yardımlar belki de ilk planda imparatorluktaki Hıristiyanların hoşuna gitmekle birlikte daha sonraları Doğu Hıristiyanlığını parçalamış ve Hıristiyanlar arasında ciddi problemler yaşanmasına neden olmuştur. Gerek Amerikalı ve gerekse İngiliz misyoner kuruluşları 19. yüzyılın başlarında Doğu Hıristiyanlığını keşfettiklerinde çok heyecanlanmışlar ve ilk Hıristiyan olan toplumlardan biri kabul edilen Süryanileri, “medeni Hıristiyanlıkla” tanıştırmak için Protestanlığı vaaz etmişlerdir.[3]


Bu durum, zaman zaman Hıristiyan dini liderlerle, Papa başta olmak üzere Fransa ve Rusya tarafından protesto edilmiştir. Osmanlı yönetimi açıktan yapılan misyonerlik faaliyetlerini denetlemesine rağmen, okul açmak ve hastane kurmak şeklindeki insani faaliyetlere de izin vermiştir. Zaman içinde zararlarını da görmeye başlamış ve imparatorluktaki Hıristiyanlar arasında daha önce olmayan bir tatminsizlik ve baskıcı olduğunu iddia ettikleri kanunlara karşı bir güvensizlik ortaya çıkmaya başlamıştır. Hıristiyan grupların kendi aralarındaki ya da aynı grup içindeki dinsel mücadeleler de artmıştır.


Misyoner okullarının bölgede hizmete başlamaları için bölgesel yöneticiden genelde oradaki misyonda çalışan kişi adına (Amerikalı ya da İngiliz) izin alınması gerekmekteydi. Bu işlemin kolay olmadığı Amerikan misyoner raporlarına yansımış durumdadır. Dolayısıyla, misyon okulu açmanın bir diğer ve daha kolay yolu olarak okulun açılacağı şehirde ya da bölgede yaşayan Protestan cemaatinden ancak Osmanlı tebaası olan kişilerden yararlanılmaktaydı. Bu durumda okul, her ne kadar misyon adına kayıt altına alınmıyor ve resmen Osmanlı devletinin bir okulu sayılıyorsa da, okulun mali kaynağı, çalışma tarzı ve öğretmenleri bölgedeki misyon tarafından belirlenmekteydi.[4] Bu tür okul açma ruhsatlarının bölgesel olarak maarif müdürlüklerinden alınıyor olması ve bölgede daha sonra açılacak yeni okullar için de kullanılıyor olması Osmanlı yönetiminin konuya sıcak baktığını ve bu okullardan tedirgin olmadığını göstermektedir. Hatta okul açma ruhsatının alınamadığı durumlarda bile yerel yöneticilerin bu duruma göz yumduklarını görüyoruz. Örneğin 1902 yılında Trabzon vilayetinde toplam 16 misyon merkezi ve 18 okul vardır. Ancak bunlardan sadece 1866’da ruhsat alan Trabzon merkezdeki iki okulun izinlidir ve geri kalan 16 okulsa ruhsatsız bir şekilde eğitim öğretim faaliyetlerine devam etmektedir. Okullarda görev yapan öğretmenler Amerikalı ve etnik olarak bölgeye göre Ermeni, Süryani ya da Rum’durlar. Okul binalarının daha çok mülk olarak ya misyon merkezine ya da şehirdeki Protestan cemaatine ait olduğunu söyleyebiliriz.


Osmanlı İmparatorluğuna gelen misyonerlerin Hıristiyanlar hakkında, o eski ihtişamlı Doğu Kilisesi mensupları ya da ilk Hıristiyanlar şeklindeki bakış açıları kısa bir süre sonra değişmekteydi. Aziz Atiya’nın deyimiyle; Batılı Protestan Misyonerler “genel olarak eski doğu kiliselerini canlanma umudu olmayan fosiller olarak görmekteydiler.”[5] Özellikle Süryani papazların bazılarının okuma yazma bile bilmemeleri ve Hıristiyanlığın temel konuları ve amentüleri hakkında yeterli bilgiye sahip olmamaları onları şaşırtmış ve üzmüştür. 1892’de Mardin dolaylarını gezen İngiliz Misyoner Parry Tur Abdin civarındaki köylerde ortalama 4 kitap bulunduğunu belirtir. Misyonerlere göre bir Nesturi papazın tüfekler ve silahlarla ilgili bilgisi bir dini doktrinden daha fazladır. Vaazlar nerdeyse tamamen terkedilmiş ve gizemli kutsal olaylar eski inanışlara göre canlı bir şekilde kutlansa da hem papazlar hem de halk için bir anlam ifade etmemeye başlamıştır.[6] Misyonerlerin bu geri kalmış Doğu Hıristiyanlığına yaklaşımları onları eğitmek ve medenileştirmekti belki, ancak yaşadıkları zaman dilimi ve dünya hakkında çok az bilgiye sahip olan ve yıllarca bu bilgiyi elde etmek için lazım olan gazete ve kitap gibi araçlara sahip olmayan bu halk sonsuz derecede güvendikleri misyonerler ne anlatır ve söylerlerse doğru kabul edecekleri de şüphesizdi. Nitekim, Amerikalı misyonerlerin Amerika hakkında halka anlattıkları; Amerika’nın büyük bir ada olduğu ve beş binden başla misyonerin burada bütün zamanını vaaz etmek, ayin yapmak ve oruç tutmakla geçirdiği ve ülkenin Hıristiyanlar tarafından yönetildiği dolayısıyla kötülüklerden ve yolsuzluklardan uzak olduğu hatta dünyanın büyük bir bölümünde Hıristiyan halkların yaşadığı şeklindeydi.[7] Yani Amerika’da kimse golf oynamıyor, viski ve sigara içmiyor, banka soygunları yaşanmıyor ve insanlar kaçırılmıyor ve öldürülmüyordu.


Dünyanın neresinde olursa olsun Hıristiyan misyonerlik çalışmaları, insani amaçlar taşıması ve daha çok her dinin özünde varolan tebliğ inancından kaynaklanmasının yanında, hiç şüphesiz politikaya alet olmuş ya da edilmiş ve yapılan çalışmaların doğası gereği devlet aygıtıyla birlikte çalışmıştır. Bu durum olayların yaşandığı zaman dilimi içinde belki çok fark edilmese de daha sonradan ortaya çıkan sonuçları itibariyle değerlendirildiğinde açıkça görülmektedir. Bütün dünyadaki sömürgecilik yarışının, Avrupalı devletleri çılgın bir şekilde büyük bir savaşa doğru sürüklediği 19. yüzyıl boyunca misyonerlik faaliyetlerinin de doğru orantılı bir şekilde artmış olduğu gerçeği bu faaliyetlerin savaşın başlaması da dahil olmak üzere bütün gelişmelerden sorumlu olabileceği anlamına gelmektedir. Bütün dinlerin gerçek niteliğinin insanlar arasında savaşı ve kargaşayı önleyip barışı ve huzuru getirmek, düşmanlığı ve nefreti kaldırıp, sevgiyi ve hoşgörüyü tesis etmek olduğu ortada olmasına rağmen I. Dünya Savaşında yaşanan olayların sadece emperyalist bir toprak kapma kavgası olmadığına ve dinin bu kutsal ve toplumsal ödevinin tam tersine bir düşünceyle düşmanlıkları körükleyici bir araç ve malzeme yapılması söz konusudur. Bu duruma en güzel örnek, I. Dünya savaşı öncesinde Süryanilerin yaşadıkları bölgelerde faaliyet yapan misyoner kuruluşlarıdır. Özellikle bölgedeki İngiliz misyonerlik faaliyetlerinin politik bir anlayış ve yapılanma içinde olduğu söylenebilir. İngiltere’nin bölgede etkin bir konuma gelmesinde büyük rol oynayan misyonerlik çalışmalarının temelinde, bölgede kendilerine mensup dönme cemaatler oluşturmak değil, dini ve siyasi liderlerle iyi ilişkiler kurmak yatmaktaydı. Örneğin Nesturi Patriği ile en fazla doğrudan ve yakın ilişki kuran misyondu. Çalışmalarının özünü eğitim faaliyetleri oluştursa da, sözlerini geçiremedikleri durumlarda ya da istedikleri gerçekleşmediğinde gıda yardımını kesmek, ilaç vermemek ya da bazı Kürt aşiretlerini Nesturilerin üzerine kışkırtmak gibi tedbirlere başvurabiliyorlardı.[8]


1917’de savaşa İtilaf Devletleri saflarında katılan Amerika Birleşik Devletleri, misyoner örgütlerin Amerikan Hükümetine yaptıkları baskılar sonucu, Osmanlı Devletine doğrudan savaş ilan etmemiş ve İmparatorluktaki diplomatik faaliyetlerin yanı sıra misyonerlik faaliyetleri ve varlıkları da zarar görmemişti. I. Dünya Savaşı sonrası yeni Türk Cumhuriyetinin kurulmasıyla birlikte plan ve hedeflerini tekrar gözden geçiren Amerikan misyoner teşkilatları, bundan böyle mevcut okullarda özellikle yeni devletin entelektüel kadrolarının yetiştirilmesi üzerinde yoğunlaşacaklardı.


Kaynaklar:

[1] Hayyim J. Cohen, The Jews of the Middle East, 1860-1972, (Jerusalem: Keter Press, 1973) s. 167.
[2] Burchard Brentjes, The Armenians, Assyrians and Kurds: Three Nations, One Fate, (Campbell: Rishi Publications, 1997) s. 55.
[3] Salahi R. Sonyel, The Assyrians of Turkey: Victims of Major Power Policy, (Ankara: TTK Yayınları, 2001) s. 25.
[4] NARA, T568, Roll 2, Vol 2, Bergholz to Hill, Erzurum, 21 April 1902.
[5] Aziz S. Atiya, Doğu Hıristiyanlığı Tarihi, (İstanbul: Doz Yayınları, 2005) s. 244.
[6] F. N. Heazell and Mrs. Margoliouth (Ed.), Kürds and Christians, (London, 1913) s. 13.
[7] W. C. Emhardt and G. M. Lamsa, The Oldest Christian People, (New York: The Macmillan Company, 1926) s. 83.
[8] Matfiyef, Asurlar ve Modern Çağda Asur Sorunu, (İstanbul: Kaynak Yayınları, 1996) s. 68.

Şubat 14, 2006

Öğrenilmiş Bir Davranış Olarak İSRAF


Fethi Keleş
Syracuse, New York
12 Şubat 2006

Öğrenilmiş bir davranış olarak israf: Amerika’dan bir fotoğraf karesi
Amerika ile ilgili olarak şu cümlelerden (ya da bunların muhtelif varyasyonlarından) en az birini hayatı boyunca en az bir kez duymamış olan varsa yazının geriye kalanını okumaya değer bulmayabilir:
1) “Amerikalı turist parayı döke saça harcar, aman kaçırmayalım abi!”
2) “Yahu şu Amerikan dizilerindeki arabalar da ne kadar devasa, yazık değil mi onca benzine, üstelik adamlar koca koca SUVleriyle az da gezmiyorlar hani!”
3) “Allah Allah, ne kadar çok obez (şişmanlık hastalığından muzdarip) varmış bu memlekette, yediklerinin yarısının kara kıtaya gönderseler açlık meselesi kökünden hallolur efendiler!.

Ve sair...

Bir de dünya çapında yapıldığı iddia edilen, mevhum bir anket var, hani şu meşhur tek soruluk (‘Lütfen, dünyanın geri kalan kısmındaki yiyecek eksikliğine bir çözümle ilgili kişisel görüşünüzü dürüstçe belirtiniz’) anket..Efsaneye göre, Kuzey Amerikalıların (ABD + Kanada) “dünyanın geri kalan kısmı” ifadesinin ne anlama geldiğini bilmedikleri için cevaplayamadıkları anket.
Daha fazla geciktirmeden bu yazıyı meşgul edecek soruyu soralım: Muhtelif sosyal inşa süreçleri sonunda “Umursamaz, müsrif Amerikalı” olarak tavsif edilerek mücessem bir hakikat olarak görülegelen insan şubesi, israf adı verilen davranışlar bütününü nasıl oluyor da bu denli içselleştiriyor? Soruya cevaben ekonomi-politik soslu süreç tanımları umanlara yahut ortaya karışık bir Marx-sömürgeci kapitalizm tahlili bekleyenlere bir süreliğine boş verelim. Onlar cevap yolculuğunun ileride uğrayabileceğimiz durakları. Sorunun bizi çıkardığı yolculukta ilk durağımız neresi biliyor musunuz? Bir kreş, ecnebi lisanındaki ifadesiyle Daycare Center.
 
Bizim Oğlanın Kreşi
Türkiye’de doğmuş, dört yaşını henüz doldurmuş, halihazırda New York Eyaletinde bulunan Syracuse şehrinde yaşayan, yaklaşık bir yıldır hafta içi her gün sabah 8.30, akşam 5.30 saatleri arasında düzenli olarak bir kreşe devam eden bir çocuk Ömer. Devam ettiği kreşin, babasının antropolojik gözlemlerine konu olduğundan haberi yok. Ben Ömer’in kreşinde tipik bir günde gözlemlediklerimi tasvir etmeye çalışacağım, cevap yolculuğunda durduğumuz bu ilk durağın doğru yer olup olmadığına karar vermek size düşecek.

Saat yaklaşık 8.45: Öğretmeni, Ömer’le birlikte değişik renk, millet ve ebattaki arkadaşlarını büyütülmüş de küçültülmüş diyebileceğimiz 8 kişilik bir masacığın etrafında toplar ve hepsine o minicik sandalyelerine oturmalarını söyler. Kahvaltı hazırlıkları başlamıştır. Üzerine süt dökülerek yenecek mısır gevreği en yaygın kahvaltılıktır. Oval bir çorba kâsesi büyüklüğündeki kaplara mısır gevrekleri öğretmen tarafından boşaltılır. Daha sonra kâselere süt dökülmesi işlemine sıra gelir. Çoğu uykulu gözlerini kamaştırmakla meşgul, ortalama 3-4 yaşındaki bebeciklere sorulur mısır gevreklerinin üzerine yarım yahut bir galonluk büyükçe şişelerden süt akıtılmadan evvel: Süt istiyor musun? ‘Evet’lere ve ‘hayır’lara göre gerekli taksimat yapılır.
5-6 dakika kadar sonrası: Çocuklardan biri, robotik bir şekilde ifa edegeldiği kaşığı kâseye götürüp getirme ritüelini bırakmıştır. Kâsenin üçte ikilik kısmı henüz doludur. Öğretmen sorar: “Doydun mu?” Çocuk, “evet” der. Öğretmen, cevaba kayıtsız şartsız itimat eder, çocuğun önünde duran, kısa bir süre önce doldurulmuş kâseyi, ‘masacığın’ iki metre kadar ötesinde yer alan ve takriben bir metre uzunluktaki, üzeri açık, silindir şekilli çöpe arkasına bile bakmadan, diğer çocukların hiçbir çaba sarfetmeksizin rahatlıkla görebilecekleri şekilde boşaltıverir. Birkaç dakika sonra başka bir çocuk masadan kalkar, bir önceki kadar ya yemiştir ya da yememiştir kahvaltısını: Koşar adımlarla çöpe uçar, kâsesini tıpkı öğretmeninin yaptığı gibi çöpe boca eder. Sonra bilgisayarın (yahut, duruma göre televizyonun) başında bekleyen arkadaşının yanına gider.
Saat 12.15 civarı: Öğle yemeği yenirken, Ömer’in yanında oturan arkadaşı Ömer’in pantolonuna kazara meyve suyu damlatır. Öğretmeni, Ömer’i bir süre sonra yerinden kaldırır. Birlikte, dökülen birkaç damla meyve suyunu temizlemek üzere aynı oda içinde bulunan banyoya doğru değil, çocukların dolaplarının bulunduğu ve odanın hemen dışında uzanan koridora girerler. Ömer’in dolabından yedek pantolonu çıkartılır ve giydirilir. ‘Kirlenen’ pantolon, Ömer’in dolabında yer alan poşete yerleştirilir. Belki de iki gün önce yıkanıp kurutulmuş pantolon en kısa sürede yıkanmak üzere Ömer’in ailesince çamaşırhaneye götürülecek, bu iş için benzin, deterjan, su ve tabii emek harcanacaktır. Herhangi bir çocuğun başka bir kıyafetinin başına benzer bir kaza geldiğinde, öğretmen benzini, deterjanı, suyu ve emeği yine düşünmeyecek, bir önceki uygulamayı aynen tekrar edecektir.
Saat 18.15 civarı: Babası Ömer’i kreşten almış, eve getirmiştir. Akşam yemeği vakti gelmiştir. Ömer, annesinin hazırladığı leziz yemeği yemek için, masaya yetişmesini sağlamak amacıyla üzerine küçük bir takviye koltuğu yerleştirilmiş sandalyesine kurulur. O akşam menüde pilav ve kıymalı bezelye vardır. Takriben 10-12 santimetre çapında bir tabağa iki ayrı yemek her biri yarım ay görüntüsü verecek şekilde konmuştur annesi tarafından itinayla. Ömer, anne-babasıyla birlikte akşam yemeği macerasına başlar. Bir süre sonra tabağının etrafında bezelye ve pilav taneleri birikmeye başlamıştır. Yemeğe katık olarak konmuş ev yapımı yoğurt, masanın üzerine döküle saçıla yenmektedir. Anne ve babanın çırpınışları, Ömer’in öğrenilmiş umursamazlık gösterileri arasında kaybolup gitmektedir.
Saat yaklaşık 20.15: Uyku saati yaklaşmaktadır. Uyku öncesi bir bardak süt içme ritüeli itinayla ifa edilecektir bu akşam da. Kaza bu ya, Ömer sütünü içerken üç beş damlayı üst pijamasına döküverir. Sütü elinden bırakır delikanlı, annesine koşar: “Anne bu pislendi, başka pijama ver” der. Bazen bununla yetinmez, çıkartılan pijamanın çamaşır sepetine atılmasını garantilemek için türlü numaralara da başvurur.
İsraf ve umursamazlık, her gün defalarca gözlenerek, günlük pratiklerin normal bir parçası haline getirilerek ‘öğrenilmiş’ bir hal almıştır. Allah’tan, Ömer’in anne ve babası, “yeyiniz, içiniz ve fakat israf etmeyiniz” düsturunu esas almış bir şuuraltı müktesebatının mahsulleridir. Bir süredir kendilerince birtakım tedbirler almışlar, öğrenilmiş bir davranış olarak israfın çocuklarının şuuraltının tabii bir parçası haline gelmemesi için birtakım çabalara girişmişlerdir.
 
Peki, anne- babaları, vâsileri, üvey ya da koruyucu anneleri-babaları onyıllar, belki de yüzyıllardır israfı ahlâki bir problem olmaktan soyutlayıp öğrenilen herhangi bir davranış haline dönüştürmüş pratiklerle ve algı çerçeveleriyle büyümüş, neredeyse doğar doğmaz gitmeye başladıkları ve yıllarca devam ettikleri kreşlerde bu pratikler bütününü gözleyerek ve uygulayarak yetişmiş çocuklar ne durumda dersiniz?
 
O çocukların hepsine dair genellemeler yapmam zor elbet. Ama bazılarının büyüdükleri zaman turist sıfatıyla döke saça para harcadığını, kimilerinin 50 metre ötedeki markete yürüyerek gitmek yerine 8 silindirli Hummer jeeplerini çalıştırıp bilmem kaç litre benzin tükettiklerini, bir kısmının da dörtte üçü yenmemiş duran hazır yemeği umarsızca çöpe fırlatıp geçen hafta marketten aldığı ve derin dondurucusunda sakladığı dev pizzayı fırına verdiğinden eminim.



14 Şubat Sevgililer Günü ve St. Valentin


Bugün 14 şubat. Sevgililer günü. Bu insanların sevdiklerini sevgililerini sevindirmesi adına güzel bir gündür. Asıl itibariyle batı kökenli olan bu güne Amerika'da “the valentine’s day” derler. Tıpkı yılbaşı, Amerika’nın kuruluş yıldönümü gibi, müthiş bir sektör oluşmuştur bu günle ilgili. Satışlar özellikle böyle günlerde patlama yapar. Amerikan esnafı hep bu günlere özel pazarlamalar yapar. Peki nedir bu sevgililer günü ve nasıl ortaya çıkmıştır?

TheHistoryChannel.com sitesine göre, Valentine 3. yy da Romada hizmet etmiş olan bir rahipmiş. Imparator Iı. Claudius “bekar bir adamın evli bir adamdan daha iyi bir asker olduğuna" karar vermiş ve genç erkeklerin evlenmelerini ve evlendirilmelerini yasaklamış. Valentine ise bu kararı haksız bularak genç aşıkları gizlice evlendirmeye devam etmiş. Valentine’nin bu işi ortaya çıkınca imparator derhal idamı için emir vermiş.

Bir başka hikayeye göre Valentine, Roma hapishanelerinde kötü muamele gören mahkumların kaçmalarına yardım ettiği için öldürülmüştür. Bir efsaneye göre de Valentine hapiste yatarken kendisini ziyarete gelen gardiyanın kızına aşık olur. Son anlarında ona yazdığı mektubunu şu şekilde imzalar “From your Valentine” “Senin Valentininden”
Bazıları sevgililer gününün 14 şubatta kutlanmasının nedenini st. Valentine’nin MS 270 yıllarında Şubat ortasında öldürülmesine bağlarlar. Kimileri ise 'Antik Roma'da düzenlenen Lupercalia festivalini Hristiyanlaştırma gayretiyle bugün kutlanmıştır' demektedir. Antik Roma'da baharın başlangıcıydı Şubat. Yunma yıkanma arınma ayıydı. Bu ayda evler süpürülür temizlenirdi. 15 Şubat Lupercalia festivali ise bereket zenginlik doğurganlık günü olarak görülüyordu. Bu festival Roma imparatorluğu kurucuları Romulus ve Remus kadar tarım tanrısı Faunus’a ithaf edilirdi.
Festivalin başlatmak için Luperci üyeleri ve Roma papazları, Roma imparatorluğu’nun kurucuları Romulos ve Remus küçükken bir dişi kurt tarafından emzirildiğine inanılan kutsal bir mağarada toplanır bir keçi bir de köpek kurban ederlermiş. Keçi bereket için, köpekse arınmak içinmiş. Önce onların derilerini yüzerler, akan kanlara da postlarını batırarak kadınlara hafifçe vururlarmış. Kadınlar bundan gocunmazlarmış. Zira onlar bu geleneğin gelecek bir sene içeresinde daha bereketli geçeceğini sağladığını bilirlermiş.
Daha sonraki yıllar şehirdeki bütün genç kızlar isimlerini bir vazoya koymuşlar. O şehrin bekar erkekleri ise bu vazodan bir isim seçerek o yılı seçilmiş çift olarak birlikte geçirmişler. Bu eşleşmeler genellikle evlilikle sonuçlanmış. Papa Gelasius ise 14 Şubatı “Valentines Day” yani sevgililer günü olarak ilan etmiş MS 498 lerde. Bu ‘romantik’ eşleştirme o yıllarda kanunsuz bulunmuş ve yasaklanmış. Daha sonraki çağlarda Fransa ve İngiltere’de romantizm ayı olan Şubat ayının 14. günü seçilmiş.

17. yy sonu ve 18. başlarında romantik kart yazmalar meşhur olmuş. Ardından 1800'lü yıllarda artık matbaanın da faaliyete geçmesiyle hazır sözler yazılır olmuş. Tebrik Kartı Birliği’nin tahmini rakamlarına göre bir milyar sevgililer günü kartı gönderilmiş her yıl. Krismıs tan sonra Sevgililer günü en çok tebrik kartı gönderilen günlerden birisiydi. Kart gönderenlerin yaklaşık olarak %85'inin BAYAN olduğunu da hatırlatalım.
Valentine tebrik kartları Orta Çağa dayanmaktadır. En eski sevgililer günü kartı şuan British Museum’da sergilenmektedir. Amerika’da ise sevgililerin babası olarak anılan Esther A. Howland tarafından 1840'ta çıkarılmıştır.

Ne diyelim bütün sevgililerin ve sevmesini bilenlerin sevgililer günü kutlu olsun. Ama bunu sadece bugüne değil bütün bir yıla yaymak da dileğimiz olsun.

Danistayin Karari ve Mini Etek

Dan1stay'1n karari Türkiye'de gerçekten bask1c1 bir rejim taraftar1 insanlar1n asl1nda o kadar da az olmad1g1n1 göstermis oldu bize. Memurlar.net sitesindeki ankete bakt1m geçen gün. %85 oran1nda dan1n1stay karar1n1 "onaylamayan" var. iyi güzel diyorsunuz. Lakin benim esas dikkatinizi çekmek istedigim husus onaylayanlarda. "kesinlikle hakl1" diyenlerin oran1nda. %15. Bu ülkede hala dikta rejimi isteyenler var. bence böyle bir karara yüzde 15 bile fazla degilmi?

Devlet memuru bir bayan1n nas1l giyinmesi gerektigi kanunlarda aç1k ve net bir sekilde tarif edilmis saclar1ndan eteginin boyuna kadar. Simdi böyle bir ögretmen yaz1n s1cak havada okul ç1k1s1 daha rahat k1yafetler giyemicek mi? Örnegin mini etek giyip yada ask1l1 bir k1yafet giyip dolasamaz m1? Giyerse ne olur? Bu ögrenciler aras1nda da bir infiale sebeb olmaz m1? "hocam d1sarda daha rahat okula girince daha kapal1 oluyor. Yoksa okul demek bask1 m1 demek?. Yoksa okul ay1p bisey mi" diye düsünemez mi? Çocuk bu düsünebilir engelliyemezsin ki. öyle düsünen çocuk böyle de düsünemez mi?

Şubat 05, 2006

Tehcirde ihmali görülen 67 türk idam edildi


Bilindiği gibi Ermeni meselesiyle ilgili bir kaç yazı yayınlamıştık. Bu yazılarda Ermenilere bir soykırım yapılmadığı üzerinde durmuş ve birkaç tanede uzman yazısına başvurmuştuk. Bu gün Zaman'ın Turkuaz ekindeki bir haber dikkatimi çekti. Haberde aynen şöyle diyordu.
Ermeni diasporası ‘tehcir sırasında osmanlı yönetimi katliama izin verdi’ tezi ile dünya kamuoyunu aldatmaya çalışırken bu iddiaların asılsızlığı karşısında sessiz kalmak istemeyen türk tarihçiler yoğun mesai harcıyorlar....devlet arşivleri genel müdürü Yusuf Sarınay’ın bulduğu son belgeler oldukça ilginç. Belgelere göre osmanlı yönetimi göç sırasında ihmali tespit edilen 1673 türkü divan-ı harpte yargıladı.”
'Nevar bunda' dediğinizi duyar gibi oluyorum. Fakat son cümleye kulak verin. “67 sinin ise idamına karar verildi” Osmanlı Devleti yönetiminin gelişen kötü hadiseler karşısında sessiz kalmadığının bir göstergesiydi bu. Arşivler açıldıkça kimbilir daha neler çıkacak karşımıza. Daha önce de belirttiğimiz gibi tarihi gerçekler ortaya çıkan her yeni belgeyle farklılaşarak aydınlanıyor.

Basin Özgürlügü, Peygambere Yapilan Hakaret ve Abdülhamit



Günlerdir dünya, Danimarka Gazetesinin kutsala yaptığı karikatürlü hakareti konuşuyor. Basın özgürlüğü, düşünce özgürlüğü savıyla olaya bakan ve müdahale etmeyen Danimarka yönetiminin içinde bulunduğu çifte standart ise insana hayret veriyor doğrusu.
Danimarkada yayınlanan Jyllands Posten Gazetesi özür dilememekte kararlı gibi. Hz. Isa'ya yapılan hakaretamiz karikatürleri 'kutsala yapılan hakaret' olarak ele alıp yayınlamayan ve dine hakaret suçunun sadece hiristiyanlık dinine uygulandığını savunan gazete nereye varmak istiyor? Bu nasıl bir özgürlüktür?. Nezamandan beri kutsala yapılan hakaret özgürlük oldu?. Bu çiftestandart degilmidir?
Tabi bu gibi hakaretvari tavırlar yeni degil. Osmanlı dönemine, yani bir asır öncesine dönelim.

Paris’te, ünlü fransız düşünür Voltair’in «Lefanatique» isimli eserinden esinlenilerek hazırlanmış bir oyun sergilenmişti. “Muhammed ve aşırıcılık (fanatizm)” ismini taşıyan oyun, hz. Muhammed’in kölesi ve daha sonra evlatlığı hz. Zeyd ve hz.Zeyneb ile ilgili bir hadiseyle alay ediyor ve de peygamberimizle (sav) dalga geçiyordu.
Dönemin Osmanlı hükümdarı 2. Abdülhamid bu olaydan haber alır almaz 1860’ta Fransada Paris Büyükelçiliğine tayin edilen Ahmed Vefik Paşa (1822-1891) vasıtasıyla, oyunu hemen durdurmasını isteyerek doğacak politik gelişmeler için uyarmıştır. Oyun, anında durdurulmuştur. Ardından aynı tiyatro ingilterede oynatılmak istenmiş üstüne üstlük tüm biletler de satılmıştır.
Abdülhamit’in uyarılarına “kendi halkının özgürlüğüne saldırıolacağı” cevabıyla karşılık verseler ve bu konuda diretselerde Sultan Abdülhamid'in ültümatomu yanıt bulmuş ve ingilterede peygambere hakaret içeren tiyotroyu oynatmaktan vazgeçmişlerdir.
Asl1nda Voltaire hristiyanl1K savunucusu birisi olmamas1na ragmen hakaretamiz bu piyesi yazarken papadan "Oğlum Voltaire.." diye başlayan bir iltifat mektubu almıştı. Unutmamak gerekir ki Voltaire daha öncesinde papa tarafından hristiyanlığa yaptığı hakaret nedeniyle aforoz edilmişti. Bu piyes hakkında daha geniş bilgi için bk. Zekai Konrapa, Peygamberimiz, İslâm Dini ve Aşere-i Mübeşere, İstanbul 1963, 485-487).

Ekim 20, 2005

Ikbalin Torunlari Onlar..

Ramazanın ilk günleriydi. Gelen bir deprem haberiyle şaşkına döndük. Pakistan yerle bir olmuştu. 50 binin üzerinde cansız bedenin beton yığınlarına dönmüş enkazlar altında yattığından endişe ediliyordu. Okul çağındaki genç beyinlerin ansızın can verdiği Pakistan.
Binlerce evsiz kadın çoluk çocuk.. salgın hastalık tehlikesi.. yardımların yeterli olmayışı.. Bunlar aslında bize uzak şeyler değil. Biz çok iyi biliyoruz deprem acısını ..ve böyle günde yardımın ne kadar ehemmiyetli olduğunu. Elinden geldiğince yardım ediyor anadolu insanı.
Muhammed İkbal'in torunları onlar..bizden yardım bekliyorlar. Bu noktada yardımların ve Pakistan'daki depreme gösterilen duyarlılığın yetersiz olduğu aşikar.
Lakin 17 Ağustos depremini yaşan Adapazarı'nda geçen gün çok güzel bir uygulama vardı. şehir içinde çalışan taksidolmuşların camında "bugün Pakistan için çalışıyoruz" yazısı asılıydı. Bu negüzel bir vefa duydusudur. Bu ne erdemli birdavranıştır.
Pakistanlı Müslümanlar, büyük fedakarlıklarda bulunarak savaşta kullanmak üzere Türkiye'ye 1,5 milyon sterlinlik maddi yardım göndermiş Pakistan halkının neredeyse tüm birikimlerini Anadolu'ya göndermişti. Prof. Dr. Hayrettin Karaman'ın dediğine göre 1 osmanlı Lirası 6,615 saf altına denkti. O dönemde fiilen İngiliz işgali altında bulunan Hint Müslümanları, Osmanlı, İngiliz, Fransız ve Yunan işgaline uğrayınca gerek Batılı ülkeler nezdinde yaptıkları protestolarla ve gerekse kendi geçimlerine ayırdıkları paralarla Türk halkının yanında yer almıştı.
Bunda özellikle Muhammed İkbal ve Muhammed Ali Cinnah'ın rolleri büyüktür. "Hint (Pakistan) Müslümanları, Osmanlı işgale uğradığında büyük bir yardım kampanyası başlatmışlardı. Emir Ali başkanlığındaki Hint Hilafet Komitesi (İndian Committee of the Caliphate) tarafından açılan yardım kampanyasında toplanan para miktarı 1,5 milyon İngiliz Sterlini civarında idi.
Hemen Ankara'ya ulaştırılan bu para, zamanın Maliye Bakanlığı kayıtlarına veya Hazine'ye girmemiş, doğrudan Başkomutan Mustafa Kemal Paşa'nın emrinde durmuş, Osmanlı Bankası'nda muhafaza edilmişti. Büyük Taarruz öncesinde, Ankara hükümetinin bütün parasal imkanları tükenince, yardımların bir kısmı Garp Ordusu'nun teçhizine harcandı. Paranın artakalanları Atatürk'e teslim edildi. Pakistan'ın ünlü şair ve düşünürü Muhammed İkbal, yardım toplama çalışmalarının bayraktarlığını yapmıştı.
Yıllar önce bizim zor zamanımızda kollarındaki bilezikleri dahi veren Muhammed İkbal'in torunlarına negüzel bir vefadır. Böyle bir kampanyanın, depremin bıraktığı izleri ruhlarında taşıyan Adapazarı esnafı tarafıdan düzenlenmesi yapılan yardımı çok daha anlamlı kılıyor.

“HOŞ/ÇA KAL”

Böylesine anlamlı bir sayfaya merhaba der demez ardından hemen “hoşçakal” demek biraz garip görünebilir. Fakat her başlangıç içerisinde bir sonu, bitişi de barındırdığından bu ayrılık sözcüğünün kullanıldığı zaman diliminin de çok önemi bulunmuyor. Önemli olan kullanılan sözcüğün anlamına dair endişeler taşımak galiba. Dilde pelesenk haline gelmiş olan bu sözcüğü günde kim bilir kaç defa savuruveriyoruz dudaklarımızdan. İçi boşaltılmış sözcüklerle örgülediğimiz hayatımız, ne kadar sahici kılıyor bizleri bilemiyorum ama her dem biraz daha “kıtsch”leşmekten kurtulamadığımız çok belli. “Hoş/ça” “olma” ve “kalma” haline biraz daha yakınlaşmak istedik hepsi o.
Can Uğur’a ve sevgili ‘tarihcigozuyle’ takipçilerine…Dr. İbrahim Tüzer

“HOŞ/ÇA KAL
Dr. İbrahim TÜZER
Kırıkkale Üniversitesi
Bir ayrılık, bir veda sözcüğü gibi geliyor ilk başta “hoşça kal.” Fakat bu ayrılışta, diğer ayrılmalardan farklı olan bir durum var gibi. Ayrılmak/kopmak istememek fakat mecbur olunduğundan dolayı bu ayrılışı yaşamak.. Bu mecbur olana katlanılırken de geride kalan için endişe duymak ve onun “hoş” bir keyfiyet içerisinde kalmasını dilemek. “Hoş/ça”, “Kalmak” ve “Olmak”. Bu üç durum biraz birbirinden farlı gibi görünüyor. “Hoşça bir hal içerisinde ‘olma’” insanın kendisi için daha mümkün olan bir durum gibi. En nihayetinde insan, kendi hayatıyla ilgili yapıp etmelerinde diğer insanların hayatlarından çok daha serbest bir alanda hareket etme imkânını elinde bulunduruyor. Bu imkanla insan, hayatı algılama alanından yaşama alanına geçiyor ve başka hiçbir canlıya verilmemiş olan bir durumu; “insan olma/insanî öz”ü gerçekleştirme fırsatını elde etmiş oluyor.

İşte bu “insanî öz”, “hoş/ça olma” durumuyla çok yakından ilintili gibi geliyor bana. “Hoş/ça olma” diğer bir ifadeyle “kendini iyi hissetme” hali de insanın “varlık sebebi”ni kavrayışıyla çok yakından alakalı. Hayatı farkındalık sürecinde yaşayarak, gelip geçici olanın peşi sıra gitmeyen kişi ontolojik güvenliğini de elde etmiş oluyor. Bu anlamda “hoş/ça bir hal” içerisinde olan kişi, hayatı otantik bir tarzda yaşayarak mutlak emniyet alanlarına yöneliyor ve karanlıkta kalmış yanlarını aydınlatma imkânını elde ediyor. Diğer taraftan, varlık sebebini umursamayarak gelip geçici olan “şey”lerin peşi sıra koşan ve hayatı “otantik olmama” sınırında yaşayanlar, maddî kazanımları hat safhada olsa bile “hoş/ça olma” durumundan çok uzaklarda olabiliyorlar. Hayatın sıradanlığından koparak kendindeki “ötekini” özümseyen insan, içe doğru genişlediğinden hiçbir zaman aynı kalamıyor ve sürekli “yolculuk” haliyle değişimi yaşıyor. Bu değişimle beraber insan, ne olduğunu ve sınırlarını keşfediyor.

Hakiki anlamda “aydınlanma” da diyebileceğimiz bu durumda insan, eşya ve hadiseleri farklı bir pencereden değerlendirmeye başlıyor. Ne bileyim belki “su içtiği tas ona gülümsüyor”, eşyanın arkasındaki hakikat sezilebiliyor. Çok sınırlı olduğunu “anladığı” mevcudiyeti ve yapıp etmeleriyle belki, “sınırsız olan güç”ten gelecek esintilere gözünü dikiyor. Böylelikle her “an”da nasıl yeniden doğulacağını, geçmişte yaşanılanlardan kederlenmeyip, henüz gerçekleşmemiş olanlardan dolayı da endişelenmeyerek tam bir “hoş/ça olma” halini yaşıyor.

İşte belki bu düşüncelerle, sevdiklerimizden ayrılırken, kendimizin “hoş/ça olma”sı gibi, onların da “hoş/ça kalma”larını diliyoruz. Ama burada farkına varılması gereken bir nokta daha var gibi. Bizler sadece onların “hoş/ça kal”malarını dileyebiliyoruz. Onların “hoş/ça ol”maları için yapabileceğimiz çok bir şey yok. Nitekim biz, sevdiklerimiz için maddî imkânlarımızı ne kadar seferber edersek edelim eğer onlar, yukarıda ifadeye çalışıldığı biçimiyle, “kendi”leriyle “hoş/ça” olamıyorlarsa elden bir şey gelmiyor. Bizlerin bu noktada yapacağı maddî katkılar onların hep mutlak güvenlik alanlarındaki duvarlara çarpıp geri dönecek, sevdiklerimiz bu maddî olanlar yitip gittikten sonra yine, “hoş/ça kal”amayacaklar ve ontolojik zedelenmişlik içerisinde “yaşayıp gidecekler”dir. Belki bizler de onlardan ayrılmak/kopmak zorunda kalarak, onları “tek başlarına” bıraktığımız zamanlarda yapılabilecek en güzel şeyi yapıyor ve onlar için iyi dilekte bulunuyoruz.

“Hoş/ça kal”ın sevgili dostlar…

Eylül 29, 2005

Cindrella Man

Dün akşam arkadaşımla birlikte, Bursa Zafer Plaza'daki AFM'deydik. Saat 9da başlayacak olan cindrella man" filmini bekliyorduk. Sadece iki kişi olduğumuz için filmin oynatılmama ihtimali vardı. Neyse ki iki kişi daha geldi ve 4 kişiye özel olarak gösterilen cindrella man filmini izledik. Ron Howard'ın yönettiği Russell Crowe başrolünü oynadığı "Cindrella Man", Büyük Bunalım yıllarında, 1930 lu yıllarda bir boksör olan James J. Braddock'ın yaşamından kesit sunuyor.
1930lu yılların Amerikasının tüm çıplaklığıyla resmedildiği filmde insanı duydulandıran, hüzünlendiren ve heyecanlandıran sahneleri görmek mümkün. Kimi zaman attığı yumruklardan sizde payınızı alıyorsunuz. Çok farklı mesajlar alınabilir filimden.
İnsan bazen çok büyük sıkıntılar yaşayabilir. Bıçağın kemiğe dayandığı anlar olur belki. Bütün kapılar kapanır yüzünüze. Çaresizlik içindesinizdir. Fakat olumsuz gibi gördüğünüz şeyler gelecek adına harika sonuçlar doğurabilir. Nitekim Braddock elinin kırılmasının ardından boks yapamaz hale gelir. Boks ki onun ekmek parasıdır. Zor bir dönem geçirmektedirler. İşsizlik almış başını gitmektedir. Alçılı eliyle ağır işlerde çalışır. Sağ kolu kırık olduğu için mecburen sol koluna yüklenir. Kolay iş değildir yaptığı. Başlangıçta musibet gibi görünen şey, gelen bir boks maçı teklifiyle çok güzel sonuçlar doğurur. Sol kolu adeta makine gibi olmuştur. Rakipleri şaşırır bu işe. James J. Braddock geri dönmüştür artık.
Bundan daha önemlisi insani vasıfların ön plana çıktığı, İnsanlığın yitirdiği bir kısım değerlerin tekrar hatırlatıldığı enfes bir filim gerçekten.
Lakin işin ironik tarafı da var tabiki. Bir yandan J. Braddock'un insani vasıflarını hayranlıkla izlerken diğer taraftan kendinizi bir anda " hadi olum vur şuna devir onu" der bir halde buluyorsunuz. Kanlar içinde yere yıkılan rakip boksörün içler acısı haline seviniyorsunuz! duygularımızda iki yüzlülük yok mu sizce?