Mayıs 20, 2008

Kraliçe Elisabeth, İpek ve İpek böcekçiliği,


II. Elisabeth, Koza Han İpekçiler Çarşısı'ndan toplam bin 400 YTL'lik alışveriş yapmış. kamçıbaşı kumaş, şal ve nakışlı yastık almış. kamçıbaşı ipek kumaş için 400 Euro, ipek şal ve ipek yastık için 300'er YTL ödeme yapmış Kraliçe[1] Tamam bildiğimiz ipek diyeceksiniz. Ama bildiğimiz bu ipeği bir “majesteleri” alırsa o bildiğimiz ipek olmaktan çıkmış özel bir anlam ifade etmiş demektir. Nedir kraliçeyi Koza Han’a getiren, Koza Hana “Koza” isminin verilmesine sebep olan bu ipek?

Kelime anlamı olarak ip kökünden türetilen ipek, ipek böceğinin oluşturduğu kozanın değişik işlemlerden geçirilmesi sonucu oluşturulmaktadır. İpekçiliğin ilk aşamasını ipek böcekçiliği oluşturmaktadır. Fakat ne yazık ki bugün ipek böcekçililiği yok olmak üzeredir. [2]

İpek Böcekçiliğinin Tarihi


Sevgili okurlar Bursa deyip geçmeyin. Bursa 15 yyda dünyanın moda merkeziydi desek abartmış olmayız. Zira dünyanın dört bir tarafına ipekli kumaş ihraç ediyordu Bursa. Bugünün Milano’su gibi bir “lüks giyim merkeziydi”. Bursa’da ipek tüccarlarından alınan yüksek vergi, tacirleri İzmir’e yöneltmiş ve Bursa bu noktadaki ününü izmirle paylaşır duruma gelmiştir. Xvııı. Yy da Osmanlı İpeği kalite açısından İranla yarışıyordu, ve avrupada inanılmaz bir talep patlaması olmuştu. Öyleki üreticiler yerli ihtiyacı karşılayamayacak duruma gelmişti. Bunu engellemek için ihraç kotası koymuştu devlet.[3] Sanayi Devrimiyle birlikte Avrupa’da seri üretim yapan fabrikalar kurulunca daha ucuz ve “kitlesel boyutlarda” üretilen başka dokumalar, ipekli kumaşların yerini almıştı.[4]

19. yyda Osmanlı Dokuma Sanayisi gerilemişti. Zira makinelerle başetmek zordu. Ham ipek üretimine yöneldi halk. 1830 yılında Ta’limnâme-i Harîr yayınlayan devlet üretime avrupa standardı getirmeye çalıştı.[5]

Sanayileşen Avrupa’nın seri üretim kalitesiz malları ipek piyasasını öldürmüştü adeta. Sanayiye ayak uydurmak için19. yüzyılda Avrupa’dan mancınık denilen “Buharlı Ipek Çözücü Makinalar” getirtilmişti. 1856′da 40 adet ipek fabrikası , bu fabrikalarda çalışan 5000 civarı Türk, Rum, Ermeni işçi vardı. [6] makinalerin sayısı 3000idi. Ayrıca 8000 adet evlerde kullanılan pedalla çalılan türleri vardı. 1840 larda 260 ton olan ham ipek üretimi 1855te 400 ton 1885 te 500 ton 1905 te ise 1500 ton olduğu kaydedilmiştir. El tezgahında çalışan binlerce insan xıx yyda makineleşmeyle birlikte diğer bir tabirle “el emeğinin yerini teknoloji almaya başlayınca” işsiz kalmışlardır. [7]

İpek Böcekçiliği Enstitüsü ve Kevork Torkumyan

Sanayileşmenin olumsuz etkilenen ipek böcekçiliği o dönemlerde ortaya çıkan “karabatan hastalığı”yla bir kez daha darbe yemiştir. Karabatan hastalığı üzerine çalışmalar yapan Fransız mikrobiyolog ve kimyager Pastör’le (Louis Jean Pasteur[8] 1822-1895) görüşmeler yapılmış ve Fransa’da Montpellier İpek Böçekçiliği Enstitüsü’ne devlet bursuyla bir öğrenci gönderilmiştir. Bu öğrenci Kevork Torkumyan isimli bir Ermenidir.[9]


Bursalı ünlüler arasında gösterilen Torkumayan[10] eğitimini tamamyalıyıp Bursaya dönmüş ve Ipek Böcekçiliği Enstitüsü kurulmuştur. Bir de kitap yazmıştır Torkumyan. “İpek Böceği Beslemek ve İpek Böceği Tohumu İstihsal Etmek Usûl ve Kavâidi[11]” ismini taşıyan bu eser Osmanlıcadır. Torkumyan Hazine-i Hassa memurları arasındadır.[12] Ziraat Ofisindede görev yapmıştır.[13]


Tohum Mektebi

Vali Ahmet Vefik Paşa döneminde, 1888 yılında Torkumyan, hastalıksız tohum üretmek üzere Bursa'da “Harir Darüttalimi”'ni (tohum mektebi) açmıştır. Önceleri Şehreküstü'nde kiralanan bir evde faaliyet göstermiştir. 1892 yılında ise Setbaşı’nda bulunan İpekçilik yokuşunun sonundaki, Eşrefiler caddesindeki Anadolu İmam Hatip Lisesinin avlusunda bulunan yeni binasına taşınmış ve ismi Bursa İpek Böcekçiliği Enstitüsü olarak değiştirilmiştir.. Fransa ve Japonya böcekhaneleri örnek alınarak yapılan bu okul hemen tohum üretimine geçmiştir. Avrupa'ya ve Orta Asya'ya da uzman yetiştirmiştir Bursa’da. Ha bu arada Celal Bayar’ın da bu okul mezunu olduğunu hatırlatalım.[14]

3 kattan oluşan ahşap bir binadır. Ilginç özellikleri vardır bu binanın. Mesela böcekler üşümesin diye yerden ısıtmalı bir kalorifer sistemi vardır. Kiremitleri Fransa'nın Marsilya Kenti'nden getirilmiştir.

1983-85 yılları arasında Yüksek İslam Enstitüsü olarak hizmet veren bu bina şu an metruk bir vaziyette. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik’inde bu binada öğrenim gördüğünü de unutmayalım. 1985 yılından beri kullanılmayan bina defalarca kundaklamalara maruz kalmış. Lakin bürokratik engeller nedeniyle restore edilememiş. İpekçilik Müzesi'ne dönüştürülmesi planlanan Tohum Mektebi, Milli Eğitim Bakanlığı ve Yıldırım Belediyesi arasında süren yazışmaların ve bürokrasinin sonucunu bekliyor.[15] Umarım bu sorun en kısa zamanda halledilir ve Bursa bu tarihi yapısına tekrar kavuşur. Bursa Büyükşehir Belediyesinin Osmangazi Belediyesinin Ve Yıldırım Belediyesinin tarihe ve tarihi değerlere verdiği önem bir kez daha kanıtlanmış olur.



[2] Nebi Bozkurt ; « ipek », İA, C. 22, TDVY, İst. 2000, s. 361

[3] Halil İnalcık; “ipek (Osmanlı Devleti)” İA, C. 22, TDVY, İst. 2000, s. 364

[5]Halil İnalcık; “ipek (Osmanlı Devleti)” İA, C. 22, TDVY, İst. 2000, s. 364

[7] Halil İnalcık; agm, s. 364

[8]Louis Pasteur hakkında geniş bilgi için bkz. http://tr.wikipedia.org/wiki/Louis_Pasteur e.t. 18.05.2008

[9] Bu konuda geniş bilgi için bkz. Akin Alan; agweb

[10]Raif Kaplanoğlu; Bursalı Ünlüler, http://www.kaplanoglu.org/t.htm e.t.18.05.2008

[11] Marmara Üniversitesi Merkez Kütüphane Nadir Eserler Koleksiyonu - ND000472 de mevcuttur. Eser Düyûn-u Umûmiye-i Osmaniye Varidât-ı Muhassasa İdare-i Merkeziyesi Matbaası tarafından 1922 yılında basılmış. Ayrıca kimi internet sitelerinde satılmaktadır. Bkz. http://urun.gittigidiyor.com/Osmanlica-Ipek-Bocegi-Torkumyan-1922_W0QQidZZ9418074

[14]İkbal Polat; “Bir Böcek Öyküsü” http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=4053 e.t. 18 Mayıs 2008

[15] Tarihi Tohum Mektebi Bürokrasiye Takıldı, http://www.haberler.com/tarihi-tohum-mektebi-burokrasiye-takildi-haberi/ e.t. 19.05.2008





Mayıs 19, 2008

İngiltere Kraliçesi ve Şu Bizim Koza Han

Bu hafta Türkiye, tarihi günlerini yaşadı. Zira kraliçe Elisabeth 37 yıl sonra Türkiyeye geliyordu. Herkes Elisabeth’in gelişinin zamanlaması konusunda değişik seneryolar üretti. Ilginç raslantılardan bahsedildi. Ben bu ilginç raslantılardan tevafuklardan yada teorilerden bahsetmeyeceğim.


Bugün size Elisabeth’in özellikle ziyaret etmek istedigi ve özel bilgi edindiği, hakkında kitaplar okuduğu[1] bir mekandan, "Koza Han"dan bahsedeceğim.


Kaçımız biliyoruz acaba Koza Han’ı? Ya da kaçımız Koza Han’a gidip açık havada çay içmişizdir? Basın yayın organları Elisabeth’in ziyaret edeceği Koza Han’ın nasıl temizlendiğini gösterdi yapılan “hummalı” çalışmalardan bahsetti ama Koza Han hakkına bilgilendirmedi.


Elisabeth’in Koza Han’ı ziyaret edeceği haberini duyunca “heyt be benim ödev olarak hazırladığım Koza Han” diyerek kendi kendimi önemli hissetme girişimim oldu. Daha sonra Elisabeth’in bilgi edinmek için okuduğu kitapların benim birazcık da olsa zorlamayla hazırladığım ödevle bir ilgisinin olamayacağını akıl ederek haddimi bildim tabi. Ama Elisabeth’in merakını celbeden bu esrarengiz mekan hakkında bilgilenme ve bilgilendirme sorumluluğunun ağırlığını üzerimde hissetim.


Yıllar önce üniversitede öğrenciyken Koza Han benim “Sanat Tarihi” dersinden ödev konumdu. Yard. Doç. Dr. Şevki Duymaz hocam kulakları çınlasın slayt gösterisi hazırlamak için bana ödev konusu olarak koza hanı vermişti. Bursa da oturuyorduk ama babamın, Koza Han’ın bir kaç sokak aşağısında bulunan Cumhuriyet Caddesi’ndeki bürosuna giderken emrivakiyle götürüp verdiği bilgiden başka koza han hakkında bir şey bildiğim söylenemezdi. Kolları sıvadık. Önemli bir iş peşindeydik. Tarihçiydik sonuçta. Yeri gelmişken Öğrencilik yıllarımda bize bu duyguyu yaşamamıza biraz olsun fırsat verdiği için Şevki hocama teşekkür borçlu olduğumu belirtmeliyim. Küçük bir ansiklopedik araştırmanın ardından bilgi kırıntılarına ulaşmıştık. Taslak oluşmuştu kafamızda. Sıra geldi Koza Han’ın fotograflarını çekmeye.


Şimdi diyorsunuz ki "al bi 5 yada 10 mega piksellik bir makina çek tak tak, düzenle power pointte, sun hocaya.." Nerde efendim ozamanlar digital fotograf makineleri. Her nekadar sadece 10 yıl öncesinden bahsediyorsam da teknolojinin çılgınlar gibi koşturduğunu unutmamanız gerektiğini hatırlatmalıyım. Ayrıca o zamanlar fotograf çekmek yaygın bir şey degildi gibi geliyor bana. Dolayısıyla edindiğimiz bir fotograf makinasıyla şakır şukur fotoğraf çekmek biraz “medeni cesaret” isteyen bir şeydi. En azından o zamanlar bana öyle geliyordu.


Neyse utana sıkıla çekmiştim fotografları. Ve onları fotografçıya verip slayt olarak bastırdık. Bugün nerdedir onlar bilmiyorum. Tarihi eser oldu artık onlar.


Bursa'da Koza Han ıı. Beyazid’in İstanbul’daki eserlerine bir vakıf olarak inşa edilmiştir. Yapım tarihi 1491 olan Koza Han’ın mimarı, Abdül ula bin Pulat Şah’tır. Ulu Cami ile Orhan Cami arasında bulunmaktadır. Evliya Çelebi’nin 1640 yılında burayı ziyaret ettiği ve eserlerinde Acem hanı olarak zikrettiği hanın, bu han olduğu sanılmaktadır. Eski eserlede Koza Han’ın ismi “Yeni Koza Han, Beylik Hân-ı Cedîd-i Âmire, Hân-ı Cedid-i Evvel, Sîmkeş, Sırmakeş Beylik Kervansaray” [2]olarak geçmektedir.


Koza Hanın, ticaret için dünyanın dört bir tarafından gelen ticaret erbabının alış veriş yaptığı bir yerdi. Azerbeycandan ve İran’dan tüccarlar gelirdi. Bu nedenle gelen misafirlere konakalayacak dinlenecek ve atlarını dinlendircek mekana da sahipti. 95 odaya sahip dikdörtgen bir avludan oluşan han iki katlıdır.[3]


Hanın tam ortasında estetiği bozmayan ve göze de çok hoş gözüken küçük bir mescid vardır. Bu mescide merdivenle çıkılır. Alt katında şadırvanı vardır. in altında bir şadırvan vardır. Atları bağlamak için hanın doğu tarafında ahırların bulunduğu bir bölüm daha vardır. Eskiden dünyanın değişik yerlerinde gelen tüccarların istirahat ettikleri odalar bugün artık mağaza olarak kullanılmaktadır. Mescid hâlâ faal bir haldedir. Şadırvanda sular yine eskisi gibi akmaktadır. Avluda yükselen ağacın gölgesi kuş sesleri ve yüzünüze tatlı tatlı vuran güneş ışıltıları.. Işte bu avluda çay ve simidin tadı bir başka olur. Çay ve simit.


Görüldüğü gibi Koza Han’ın en büyük özelliklerinden birisi isminden de anlaşıldığı gibi İpekdir. Bursa denildiği zaman akla ilk gelen şeylerden birisi ipekçiliktir zaten. Hatta Bursa da bir semtin adıdır İpekçilik. Malumunuz ipek, ipek böceğinin kozasından yapılır. Işte Koza Han’da ipek böceği kozalarının satışı yapılmaktaydı. Eğer bugün Bursa bir tekstil merkezi olarak biliniyorsa şüphesiz ki bunda kozalardan üretilen ipek kumaşların etkisi büyüktür.[4] Bursada ki ipek böcekçiliğinin tarihini de bir sonraki yazıya bırakılım..

Can UĞUR
Editör


[1] http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=689633

[2] Semavi Eyice; “Koza Hanı” İA, C. 26, TDVY, Ank. 2002, s. 231

[3] Semavi Eyice; agm, s. 232

[4] http://www.kozahan.org/

Mayıs 18, 2008

Kraliçe Elizabeth'in Türkiye Seyahatinin Düşündürdükleri

Bu yazı 18 Mayıs 2008'de Zaman Gazetesi'nde yayınlanmıştır

Doç. Dr. Bülent ÖZDEMİR
Balıkesir Üniversitesi Öğretim Üyesi

Geçtiğimiz hafta İngiltere Kraliçesi Elizabeth'in 37 yıl sonra Türkiye'yi ikinci defa ziyareti gündemi fazlasıyla meşgul etti. İletişim çağında olmamız, ziyareti bütün detaylarıyla gözlerimizin önüne serdi.

Televizyonlardan ve gazetelerden yapılan yayınlar sayesinde sadece Kraliçe'nin ülkemizdeki faaliyetlerini takip etmedik, aynı zamanda köklü İngiliz kraliyet gelenekleriyle ilgili de bilgi sahibi olma fırsatı bulduk. İngilizlerin gelenekleri noktasındaki muhafazakarlıkları bilinen bir gerçek. İngiltere'de doktora yaptığım yıllarda Buckingham Sarayı'nda yapılan bir töreni izleme fırsatı bulmuştum. Siyah ve oldukça büyük kürk kalpaklar ve kırmızı üniformaları içinde Kraliyet Muhafızları'nın gösterileri, II. Abdülhamid'in emriyle Karakeçili Yörüklerinden oluşturulan ve tamamı beyaz atlardan müteşekkil Ertuğrul Muhafız Alayı'nı düşünmeme neden olmuştu.


Kraliçe Elizabeth'in Türkiye'ye yaptığı ziyaret ve çantasının hangi elinde olduğunun ne anlama geldiğine kadar detaylandırılan haberler yine bana bundan tam 141 yıl önce Sultan Abdülaziz'in 46 gün süren Avrupa seyahatini hatırlattı. Bu seyahat, bir Osmanlı padişahının yabancı bir ülkeye yaptığı ilk ziyaret olmasının yanı sıra 1950 yılına kadar da ne bir başka Osmanlı padişahı ne de Türkiye Cumhuriyeti devlet başkanı yabancı bir devleti ziyaret etmiştir.


Sultan Abdülaziz, 1867 yılında Fransa İmparatoru III. Napolyon ve İngiltere Kraliçesi Victoria'nın davetleri üzerine Fransa'da açılacak olan uluslararası bir fuara katılmayı vesile ederek Avrupa seyahatine çıkmıştır. Bazı devlet adamları ve şehzadelerden oluşan maiyeti ile birlikte İstanbul'dan ayrılan Abdülaziz'in rotası Fransa'nın Toulon şehriydi. Sultaniye yatıyla seyahat eden Sultan'a birkaç Osmanlı zırhlısı refakat ediyordu. Kortejin Fransa'ya kadar olan yolculuğunda Fransa'nın Akdeniz filosu ve İtalyan donanması da eskortluk yaptı. Lyon şehrine kadar trenle seyahat eden Abdülaziz, Lyon garında III. Napolyon tarafından karşılandı. Yol boyunca ve Paris'te halk tarafından büyük sevgi gösterileri ile karşılanan Sultan'a, bugün Fransa cumhurbaşkanlarının ikametgahı olan Elysee Sarayı tahsis edildi.


Paris'te toplanan kalabalık yaklaşık 500.000 kişiydi ve 1855'te Kraliçe Victoria'nın Paris'i ziyaretinden sonra görülen en büyük kalabalıktı. Daha önce Paris'e gelen Rus Çarı ve Prusya Kralı'na halk tarafından bu şekilde ilgi gösterilmemişti. Sultan, Paris'te bulunduğu süre içinde o sırada orada bulunan Rus Çarı II. Alexander ile de görüştü. Fransa İmparatoru III. Napolyon tarafından kendisine Fransa'nın en büyük nişanı olarak bilinen Legion d'Honneur takıldı. Paris'te on gün kalan Sultan, İngiliz donanmasının refakatinde Manş Denizi'ni geçerek İngiltere'nin Dover limanında karaya çıktı ve burada Galler Prensi VII. Edward tarafından karşılandı. Londra'ya kadar halkın sevgi gösterileri arasında geldi ve ikametgahına şimdi kraliyet ailesinin kullandığı Buckingham Sarayı tahsis edildi. O sırada 48 yaşında olan ve 30 yıldır İngiltere tahtında oturan Kraliçe Victoria ile görüştü. Kraliçe, ikametgahı olarak Windsor Sarayı'nı kullanmaktaydı. On bir gün kaldığı İngiltere'de balolar, sergiler, resmi davetler, tiyatrolar gibi pek çok etkinliğe katıldı. Denizciliğe ve gemilere olan merakı bilinen Sultan, Portsmouth tersanesini ziyaret etti ve İngiliz donanmasının tatbikatını izledi. Bu tatbikat, o zamana kadar İngiltere'de yapılan en büyük gösteriydi.

Abdülaziz daha sonra İngiltere'den ayrılarak Belçika'ya geçmiş ve Brüksel'de çok kısa bir süre Belçika Kralı II. Leopold ile görüştükten sonra Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'na doğru yoluna devam etmiştir. Sultan Abdülaziz, Paris'teyken Prusya'nın Paris büyükelçisi tarafından Kral adına Berlin'e davet edilmiş ancak bu davet nazikçe kabul edilmemişti. Fransa, İngiltere, Rusya ve Avusturya-Macaristan hükümdarlarıyla görüşen Abdülaziz'in o sırada Alman siyasal birliğini kurmak için uğraşan Prusya Kralı ile görüşmemesini önemli bir prestij kaybı olarak gören Prens von Bismarck, bu fırsatı kaçırmak istemiyordu. Sonuçta Prusya Kralı Wilhelm ve Kraliçe, Berlin'den hareket ederek 460 km'lik yolu kat edip Padişah'ın geçeceği güzergah üzerinde olan Koblenz şehrine geldiler. Prusya Kralı, burada Sultan Abdülaziz'e ordusunu teftiş ettirdi ve birlikte Prusya ordusunun tatbikatını izlediler. Sultan da Prusya Kralı'na Nişan-ı Osmanî madalyası ve mücevherler hediye etti. Prusya'nın en büyük madalyası olan Black Eagle (Kara Kartal) burada Sultan Abdülaziz'e takdim edildi.


28 Temmuz'da Viyana'ya ulaşan Abdülaziz, garda Avusturya İmparatoru Franz Joseph tarafından karşılandı. İmparator, mareşal üniforması giyiyordu ve Nişan-ı Osmanî madalyası takmıştı. Bando Osmanlı marşları çalıyor ve gar alkışlarla çınlıyordu. Abdülaziz, Schönbrunn Sarayı'nda daha önce Napolyon Bonapart'ın kaldığı dairede konuk edildi. Üç gün kadar Viyana'da kaldıktan sonra yatla Tuna Nehri üzerinden Budapeşte'ye geldi. Gerek Viyana'da gerekse Budapeşte'de halkın meraklı bakışları ve sevgi gösterileri ile karşılandı.


Bu seyahat sırasında 19. yüzyılda Avrupa'nın "hasta adam"ı olarak nitelendirilen Osmanlı İmparatorluğu'nun Avrupa'daki prestiji ve güçler dengesindeki rolü ortaya çıkmıştı. Ziyaretler sırasında İngiltere ile Fransa arasında Abdülaziz'i etkilemeye yönelik bir rekabetin olduğu çok açıktı. İngilizler Paris'in güzelliğine karşı ne kadar kuvvetli bir donanmaya ve zengin bir ekonomiye sahip olduklarını göstermeye çalışmışlardı. Sultan Abdülaziz, büyük bir devletin ve kahraman bir halkın padişahı olarak layıkı veçhile ağırlanmış ve onurlandırılmıştı.


Şubat 28, 2008

Dr. İbrahim Tüzer'in "Şiire Damıtılmış Hayat" isimli Kitabı


Tarihçi Gözüyle okurlarının yakından tanıdığı Dr. Ibrahim Tüzer'in beklenilen eseri Dergâh yayinlarindan çıkmış. "İsmet Özel Şiire Damıtılmış Hayat" Adını taşıyan kitap 608. sayfa. 2 ciltten olusan bu degerli kitapta son 40 yılın yasayan en önemli şairlerinden birisi olan Ismet Özel'in hayati anlatilmis. İsmet Özel'in Takriz yazısıyla başlayan kitap bir hayli ses getireceğe benziyor. Dergâh yayınlarının kitabı tanıtım yazısında şöyle denmektedir:
"İbrahim Tüzer, bu çalışması sırasında İsmet Özel ile uzun soluklu söyleşiler de gerçekleştirmiş; hem kendi görüşlerini, hem de İsmet Özel'in verdiği cevapları bir araya getirme imkânı bulmuştur.

"Bu kitabı özgün kılan özelliklerden biri de, İsmet Özel'in ilk şiirinden son şiirine kadar sürdürdüğü 'sahicilik arayışını' çarpıcı bir şekilde ortaya koymasıdır.
"

İsmet Özel hayranları Dr. İbrahim Tüzer'in bu eserini biran evvel görmeliler bence..



Şubat 20, 2008

1. Dünya Savaşı'nda Savaş, Yardım ve Yolsuzluk

Doç. Dr. Bülent Özdemir (Balıkesir Üniversitesi)

Günümüz dünyasında silah ticaretinin uyuşturucu ve kadın ticaretinden daha karlı bir ticaret olduğu zaten bilinmektedir. Özellikle Irak gibi, Afrika başta olmak üzere dünyada etnik ya da dini çatışmaların uzayıp gittiği coğrafyalarda silah ticaretinin nasıl yapıldığı ve resmi ya da gayrı resmi olarak belli silah üreticisi devletlerin bu işlerin içine nasıl girdiği de bilinen gerçeklerdendir. 20. Yüzyılda gelişmiş Batı ülkelerinde sanayi algısı da değişmiştir. Tekstil gibi çevreyi kirleten ve geliri düşük olan sanayi dalları gelişmekte olan ülkelere kayarken, Batılı ülkeler yüksek teknolojinin yanı sıra özellikle geliri yüksek ilaç ve silah sanayilerini geliştirmişlerdir. Bu durumda, üretimde arz-talep dengesi düşünüldüğünde sonuç ortadadır.

Bu yazıyı kaleme almaktaki amacım, bugün yaşanan olaylarla bundan tam 90 yıl önce I. Dünya Savaşı yıllarında yaşanan ve yine Amerika’nın dolaylı olarak olsa da içine karıştığı bir silah-yolsuzluk ilişkisi ile paralellik kurmak ve Amerikan arşivlerinde bulunan bu bilgileri sizlerle paylaşmaktır.

I. Dünya Savaşının çok fazla bilinmeyen yönlerinden biri de hiç şüphesiz Süryani-Nesturilerin yüzyıllardır Osmanlı tebaası olarak yaşadıkları bölgede İtilaf Devletleri saflarında savaşa katılmalarıdır. Ağustos 1914’te savaş başlar başlamaz Osmanlı yönetimi Nesturi Patriği Mar Şemun’a Van Valisi Tahsin Paşa vasıtasıyla haber göndererek Türkiye’nin savaşa girmesi durumunda Nesturilerin en azından tarafsız kalmasını istemiştir. Bunun karşılığında bölgede Nesturilerin şikayetleri dinlenerek her alanda reform yapılması sözü verilmiştir. 2 Kasım 1914’te Rusya’nın Osmanlı İmparatorluğuna savaş ilan etmesi ve Rus birliklerinin Osmanlı-İran sınırında görünmeleri sonrasında Nesturiler taraf olarak Rusya’nın yanında savaşa dahil olmuşlardır. 2 Mayıs 1915’te resmen Osmanlı İmparatorluğu’na savaş ilan eden Nesturiler 1917’ye kadar Doğu Anadolu’da Rus ordusunun yanında oluşturdukları birliklerle savaşmışlardır.


Near East Relief, (Yakın Doğu İnsani Yardım Kuruluşu) ilk olarak ‘Ermeni ve Süryaniler için Amerikan
İnsani Yardım Komitesi’ ( The American Committe for Armenian and Syrian Relief) adıyla Eylül 1915’te American Board başta olmak üzere bir grup Amerikalı misyoner kuruluşlarının önderliğinde ve Rockefeller Vakfının finansal katkılarıyla ($ 300,000) kuruldu. James L. Barton ve Cleveland H. Dodge liderliğinde kısa sürede Amerika’da yardım fonları oluşturuldu. Amerika Başkanı Woodrow Wilson’ın desteğini de arkasına alan yardım komitesi , basın yayının (The Christian Herald ve the Literary Digest) yanı sıra mitingler ve kilise toplantıları düzenleyerek topladığı paraları, İstanbul’daki Amerikan Büyükelçiliği’nin önderliğinde, Osmanlı topraklarında bulunan Amerikan konsoloslukları ve misyoner teşkilatları yardımıyla ihtiyaç sahiplerine ulaştırmaktayd.1 Amerika’nın 1917’de İtilaf Devletlerinin yanında savaşa katılması sonrasında yavaşlayan faaliyetler, Osmanlı İmparatorluğuna doğrudan savaş ilan edilmemesi nedeniyle kesintiye uğramadı. Amerikan Kongre’sinin 1919 yılında aldığı bir kararla diğer yardım kuruluşlarıyla birleştirilerek Near East Relief adını alan bu yardım kuruluşu, bundan böyle Amerikan yönetiminin de Orta Doğu’da insani yardımlar konusundaki muhatabı durumuna gelmiş oluyordu.

Kuruluş bildirgesinde “tarafsız” ve “karsız” bir organizasyon olduğu vurgulanmasına rağmen kurucuları arasında misyoner olmayan sadece bir kişi vardı ve o da bir Yahudi Hahamıydı. Tarafsızlık ilkesine belki de en ters gelen faaliyetleri ise Amerikan halkından yardım toplamak için kullandıkları propaganda malzemeleriydi. Yayınlanan küçük yardım broşürlerinde Osmanlı yönetimi ve Talat Paşa başta olmak üzere Osmanlı yöneticileri her türlü barbarlıkla suçlanıyor ve Osmanlı topraklarında bulunan Ermeni ve Süryanilerden genelde Hıristiyanlar olarak bahsedilmek suretiyle, Amerikalıların neden yardım etmeleri gerektiği açıklanıyordu.


Amerika’nın tarafsız kaldığı savaşın ilk üç yılı itibariyle Osmanlı topraklarında bulunan Amerikan misyoner okulları, kiliseleri ve hastaneleri faaliyetlerine devam etmişlerdir. Pek çok kitapta Amerikalı misyonerlerin savaş süresince gerçekleştirdikleri insani yardım faaliyetlerine vurgu yapılmakta ve büyük bir kahramanlık olarak değerlendirilmektedir. Hiç şüphesiz, yapılan yardım faaliyetleri insanlık adına önemlidir ve takdir edilmelidir. Ancak, İnsani yardımlar için toplanmış bu paraların aynı kişiler tarafından amacı dışında kullanılması ise olaya ayrı bir boyut katar ve incelemeye değer diye düşünüyorum.


1917’de Amerika Birleşik Devletlerinin İtilaf Devletlerinin yanında savaşa katılması savaşın dengesini değiştirmiş olmasına rağmen Osmanlı Devletine savaş ilan edilmemiştir. Bu konuyla ilgili olarak hazırlanmış raporlarda Amerika’nın diplomatik temsilcilikleri ve misyoner okulları başta olmak üzere Osmanlı topraklarında bulunan varlığının zarar görecek olması önemli bir gerekçe olarak ileri sürülmüştür. (2) Nitekim Amerikan misyoner örgütleri, uzun yıllardır Urumiye’de bulunmakta ve faaliyetlerini sürdürmekteydiler. Savaş yıllarında bölgede bulunan Amerikan misyoner örgütleri özellikle savaşın olumsuz şartlarından etkilenen halka, temel ihtiyaçların karşılanması noktasında insani yardım faaliyetlerini sürdürmüşlerdir. Bu amaçla Amerika’da toplanan paralar, Amerikan-İran İnsani Yardım Komisyonu (American Persian Relief Commission) aracılığı ile bölge halkının ihtiyaçları için kullanılmıştır. Bu komisyonun yerel yöneticileri ise yine Amerikalı misyoner örgütlerinin bölgede bulunan elemanları olmuştur.


Uzun yıllardır Urumiye’de bulunan ve Nesturiler arasında misyonerlik faaliyetlerini sürdüren Dr. Shedd, savaş sırasında Amerikan insani yardım kuruluşlarının da temsilcisi olarak görev yapmaktaydı. Amerika’nın savaşa girmesi sonrasında 1917’de Dr. Shedd, Urumiye Fahri Amerikan Konsolosu olarak görevlendirilmiştir. İnsani yardım amacıyla oluşturulan fonlarda toplanan paraların, 1918’de Dr. Shedd tarafından bölgede Ermeni ve Süryani-Nesturilerden oluşturulan askeri birliklerin finanse edilmesinde kullanıldığının tespit edilmesi büyük bir spekülasyon olarak değerlendirilmiş ve inceleme başlatılmıştır. Ancak Dr. Shedd’in bu spekülasyondan kısa bir süre önce Ağustos 1918’de ölmüş olması ve gerek Osmanlı Devletinin gerekse bu durumdan en az Osmanlı Devleti kadar rahatsız olan İran’ın cılız protestoları, savaş şartları da düşünüldüğünde bu yolsuzluğu uluslar arası tartışma konusu olmaktan uzak tutmuş ve sorun bu paraların amacı dışında kullanıldığından çok, geri tahsil edilmesi noktasında çözülmeye çalışılmıştır. (3)

Amerika’nın fahri Urumiye konsolosu olarak tayin edildikten sonra Tebriz’de bulunan Amerikan Konsolosu Gordon Paddock tarafından defalarca Amerika’nın Osmanlı Devletiyle savaş durumunda olmadığı ve Osmanlı Devleti aleyhinde gerçekleştirilen siyasi ve askeri faaliyetlerin içinde bulunmaması gerektiği konularında uyarılan Dr. Shedd, elinin altında bulunan yardım fonlarına ait parayı, sözü edilen askeri birliklerin oluşturulması için harcamakta hiçbir sakınca görmemiştir. (4)

Dr. Shedd, Amerika’nın Tebriz Konsolosu Gordon Paddock’a yazdığı mektupta insani yardım kuruluşuna ait olan bu parayı askeri birliklerin oluşturulmasında kullanmasının gerekçesi olarak “eğer bu birlikler olmazsa daha sonra insani yardımda bulunulacak Hıristiyan halkın kalmayacağı” ve “aslında bunun insani amaçla yapılmış ve daha sonra yapılacak olan yardımların ilk adımı” olduğu şeklinde izah etmeye çalışmıştır. Aynı belgede Gordon Paddock, Amerika’nın Tebriz Konsolosu olarak, Dr. Shedd’in bu tasarrufuna itiraz etmediğini çünkü gayri resmi olarak bu türden askeri oluşumları, halihazırda dolaylı yollardan desteklemek şeklinde bir politikalarının olduğunu ifade etmektedir.

Paraların ne şekilde harcandığı konusunda ise Paddock’a yazdığı mektupta şu açıklamaları yapmaktadır: (5)

1.Oluşturulacak birlikler için elbise imal etmek.

2. Gerekli olan parayı ve diğer askeri malzemeleri temin etmek.

3. Rus subayların maaşlarını ödemek.

Günümüzde, insani yardım toplanması ve savaşlardan zarar gören ihtiyaç sahibi halka bu yardımların ulaştırılması noktasında I. Dünya Savaşı ile kıyaslandığında çok mesafe alındığı söylenebilir. Ancak, Ermenilerden sonra Süryanilere ve Pontus Rumlarına da I. Dünya Savaşı yıllarında soykırım yapıldığı iddialarının arttığı şu günlerde, üzerinde durduğumuz konuları, bu iddiaları ortaya atanların dikkat-i nazarlarına sunmak istiyorum. Ayrıca bu noktada şöyle bir de soru sormak istiyorum: Acaba insani yardım paralarıyla oluşturulan bu Ermeni ve Süryani askeri birlikleri ne kadar sayıda masum Osmanlı ve İran vatandaşının katledilmesinden sorumludurlar?...



(1)NARA (Amerika Milli Arşivi), RG 84, VOL. 17, Konsolosluk Raporları, Tiflis, Rusya.
Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Woodrow Wilson, Ermeniler hakkında Amerikan basınında çıkan yazıların da etkisiyle, 21-22 Ekim 1916 tarihlerini savaştan zarar gören Ermeni ve Süryaniler için “özel bağış günü” olarak ilan etmiştir.
(2)NARA, Inquiry Documents, M-1107, Roll 6, No 42.
(3)NARA, RG 84, VOL. 29C Konsolosluk Raporları, Tebriz, İran.
(4)NARA, RG 84, Vol. 29C Konsolosluk Raporları, Tebriz, İran.
(5)NARA, RG 84, Vol. 29C Konsolosluk Raporları, Tebriz, İran.

Şubat 19, 2008

Sabah sulu bulgur, öğle kuru bulgur!

Bu yazi 08.01.2008 tarihinde Avukatin Günlügü'nde yayinlanmistir.
Av. İsmet ÖZCAN
15.01.2005

İçanadoluda yemek kültüründe bulgur önemli yer tutar. Hele hele fakirin ögünü bulgurdur.
Mehmet’in babası ölmüş yetim kalmıştı.
İlk okulda müfettiş gelmesi, öğretmenden başka sınıflar1nda yabancı görmeyen öğrenciler için çok önemliydi.
Müfettiş sordu.
- Yemekte ne yediniz ?
Mahmet parmağını kaldırdı atladı.
- Sabah sulu bulgur, öğle kuru bulgur.
Mehmetin ifadesi durumlarını özetliyordu. Kahavaltıda bulgur çorbası içiyorlar. Öğle ise bulgur pilavı yiyorlardı.

Hem kardan adama basörtü Takmis Hem de Çay ikram ediyor!!


Bu da gündeme bomba gibi düsen fotograflardan birisi Zaman Gazetesinde yay1nlanan fotograf insan1 gülümsetiyor. Fakat haberi yapan da, kardan adam1 yapan da, çay1 ikram eden de"ne kadar tehlikeli!" bir is yapiyorlar fark1nda degiller.
Yapmay1n kardesim.. Kardan adama bu yap1l1r m1. Hadi basörtüyü takt1n1z battaniyyi de örttünüz bari çay vermeyin..Bak bide poz vermis elinde çayla!!
B1rak onu!!.Bana "oyun oynuyorduk sadece" yalanlar1n1 da uydurma sak1n. Ben senin ne maksatla çay verdigini de biliyorum..Seni yaramaz seni. O ne oglum kardan adamin basindaki..hiç utanmiyormusun sen. Bu bir kardan adam ADAM. Kad1n degil. Senin maksad1n farkl1 ben biliyorum..Bizimle dalga geçiyorsun degil mi?
Sus sus bakhala "ne yapt1m ki" diyo. Daha ne yapacaks1n. Ülkeyi ne hale getirdin..Bakma öyle masum masum..Dogruyu söyle bakiyim yavrum.. O basörtüyü sen mi örttün yoksa kendisi mi? Kendisi örtemiyecegine göre sen örttün. Sen örtmediysen annen yada baban örttü degil mi? Biliyorum. Bastan beri biliyorum bu ailede bir sorun var..
Nerdesin Fatih Çekirge, yetis..ne hale getirdiler kardan adamimizi!

Şubat 18, 2008

Yapmayin Sayin Çekirge, Bu Milletin Çocuklarina Ayiptir!!!



Bugün Hürriyette Fatih Çekirge'nin yaz1s1 son y1llarda okudugum en komik yazilardan birisiydi. Fotografta gördüğüm iki tane kardan adam. Birisi sakallı olarak tasvir edilmiş diğeri ise başörtülü olarak. Bu fotograf müthiş anlamlar ifade ediyor! şöyleki:


Bu iki kardan adamdan birisi erkek muhtemelen "babayı" temsil ediyor diğer ise başörtülü yani muhtemelen "anneyi" temsil ediyor.


Bir yada iki çocuk tarafından yapılmış. Kardan adamların kalitesine bakarsanız ilkokul çağında çocuklar. Kollar1 yok. Demek ki yapamamislar. Becerememis de olabilirler.


Ilkokul çağında olan çocuklar 7 ila 12 yas arasindakilerden olusur. ilk kademe çocuklar1 deriz biz onlara. Rol model olarak her zaman birilerini seçerler. Bu bir sanatç1 olur ögretmeni olur agabeyi olur. Ama genellikle annelerini ve babalarını rol model olarak seçtikleri görülür. Dolayısıyla kardan adamları yapan çocukların bunlar1 yaparken birilerinden etkilendikleri muhakkak. Büyük bir ihtimalle babası ve annesinden etkilenmis gibi gözüküyorlar.

Eger bu varsay1mdan yola ç1karsak babas1 sakallı. Annesi de kapalı bir bayan. Tabi annesi ve babası dindar olan çocukların kardan adam yaparken farklı tipler yapmaları beklenemez.
Ellerinde bayrak var. Demek ki vatanını seven bu ülkenin insanları olduğunu ima etmeye çalışmış! Olabilir. Ilginç.

Fotograf m1 komik? Fatih ÇEKiRGE mi?

Nedesem bilemiyorum. Okadar komik ki.. fotograf degil aslında komik olan. Haber. Aslında haber de degil komik olan. Çünki gülümseten bir haberolarak geçebilir kayıtlara. Ama o nedir öyle koskoca Fatih Çekirge kelli ferli adam nasıl olur da iki küçük afacanın babalarını yada annelerini tasvir eden iki kardan adam1n1 irtica olarak degerlendirir.?

Sayin Çekirge,

Bu bir kardan adam. Kardan adam kardan yapılır. Herhangi bir şekli yada formatı yoktur. O an çocugun aklına ilk gelen şey resmedilir. Eger çocuk annesini yada babasını çok seviyorsa genelde onlar resmedilir. Söz konusu bu çocuklar genelde heykeltraş olmadıkları için belirli bazı imgeleri tam olarak ifade edemezler. Sibiryadaki kristal kentte çalışan heykeltraşlar yok burda.

Arka mahallede ön mahallede yan mahalledeki çocuklar. Bu ülkenin yurdum çocuklar1. Toplanmışlar kardan adam yapmışlar. Nevar bunda? Ben gözlüklüyüm muhtemelen gözlüklü olduğum için benim çocuğum kardan adama bitane gözlük kondururdu. Dedesini yapacağı zaman birtane fötr şapka giydirirdi. Babasi sakall1ysa çocugun?

Komiksiniz sayın Çekirge.. gülünç oluyorsunuz. Yapmayın böyle şeyler.
Bırakın çocuklar oyunlarını oynasın kardesim. Istediklerini yapsınlar. Eve tıkılıp otursalarmıydı yani? Babaları sakallı diye. Hayır bide koskoca Fatih Çekirge. Jeopolitik stratejik jeomorfolojik politik sosyokültürel diyen adam. Nedir bu "entellektüellerimizin" hali bilmiyorum ki...Paranoyak bi toplum haline geldik.

Basörtüye nedersiniz? Simdi düsünün ki o yasta bir cocuk annesini yansitacak kardan adama. kardan bayan1 nas1l tasvir edeceksiniz? onun gözünde en kestirme yöntem basörtüsüdür. Tak basörtüyü...Yavrum su sakall1 olan baban ama su basörtülü kim ? Annem..

Korkmaya gerek yok Sayin ÇEKiRGE. Sadece bir "kardan adam"...Stay calm..everythings gone be alright!!





Yapmay1n Say1n Çekirge, bu milletin çocuklar1na ayiptir.!